Make your own free website on Tripod.com
karadeniztarihi | DOGU KARADENIZ | ilgili linkler | Contact Me | Family Photo Album | My Pets | Vacation Photo Album | My Resume | New Page Title

karadeniz tarihi

DOGU KARADENIZ

DOĞU KARADENİZ BÖLGESİNİN ETNİK TARİHİ ÜZERİNE

Mehmet BİLGİN

Doğu Karadeniz ile ilgili tarih yayınlarına bir göz attığımız zaman,özellikle tarih içinde bölgede yaşamış olan topluluklarla ilgili bilgilerin Şark Meselesi’nin kaygıları ile çarpıtılarak değerlendirildiğini görürüz. Gerek kendilerini daima bilimin temsilcisi kılığına sokmuş batılı araştırmacılar,gerekse onları izleyen Yunan ya da diğer milletlere mensup yazarlar bölge tarihi ile ilgi bilgi verirken,bölgeye ait gerçekleri ortaya koymanın gayreti ile değil konuyu Şark Meselesinin labirentlerinden yansıyan ışıkların gölgesinde değerlendirmeyi tercih etmiştir. Konu üzerinde kalem oynatmış Türk Milletine mensup birçok araştırmacı da var. Fakat bunların da pek çoğu batılı araştırmacıları izlemiş ve meseleyi daima batılıların ortaya koyduğu biçimde ele alıp onların yazdıklarını sorgulamadan yineleme kolaycılığını tercih etmişlerdir.

Bölge tarihi ile ilgili bu değerlendirme çarpıklığı, özellikle tarihin çeşitli dönemlerinde bölgede yaşamış olan halklara ait bilgiler söz konusu olduğu zaman hesaba gelmez bir ölçüye ulaşır. Ayrıca bu konuda hemen her zaman geçerliliğini koruyan bir çifte standart söz konusudur. Batının temellerine oturtulan Yunan ve Roma ile onların ortaçağda devamı kabul edilen Bizans’ın, işgal ettiği bölgelerdeki halkları Hıristiyanlık potası içinde eritip dillerini ,kültürlerini hatta varlıklarını yok etmesi Barbarların uygarlaştırılması yalanı ile yüceltilirken, Osmanlının,askeri zaferler sonrası hakimiyet kurduğu topraklarda tebaası olmuş olan Hıristiyan halkların haklarını garantiye alarak, temsil ettiği din olan İslamiyet’i birkaç asırlık bir süreç içinde ,hoşgörü ve himaye çerçevesinde yayması vahşet,zülüm ve barbarlık olarak nitelendirilmiş, Osmanlının Hıristiyanlık inancına olduğu kadar etnik kimliklere de yaşama fırsatı tanımakla sağladığı istikrarı ise “Osmanlı toplumu ilerlemeyi sağlayan dinamiklerden yoksun geri bir toplumdu” hükmü ile katledilmiştir. Bu çifte standart uygulanırken, sadece Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyet tesis ettiği coğrafyadaki halkların kimliklerinin yaşamasına ve günümüze ulaşmasına olan katkıları yok sayılmamıştır. İstanbul’u alıp Bizans’ı tarihe gömen Osmanlının, halkları Hıristiyanlık potasında eritme ve yok etmenin büyük ustası olan Ortodoks kilisesini yeniden kurup,Patrikhanenin Anadolu ve Balkanlarda imparatorluğun tebaası olan Hıristiyan-Ortodokslar üzerinde etkinliği yeniden tesis etmesi gerçeği görmezlikten gelinmiştir. Patrikhane, Trabzon’un Osmanlı topraklarına katılmasından sonra özellikle Doğu Karadeniz Bölgesindeki Hıristiyanlar üzerinde, asırlar sonra yeniden ve daha güçlü bir şekilde hakimiyet tesis etmiş ve Osmanlının fetihten sonra bölgeye gönderdiği değişik milletlere mensup fakat Hıristiyan inancına sahip grupları geçmiş dönemlerdeki gibi Rumlaştırma uygulamalarını başarı ile sürdürmüştü. Bu tavırlar entelektüel bir faaliyet olarak kalsa altını bu kadar kalın çizgilerle çizmeye gerek görmez,ulaştığımız doğru bilgileri,belgeleri ile birlikte yayınlamakla yetinebilirdik. Hiç şüphesiz bu çabalar da gerçeği arayanların takdiri ile sonuçlanırdı. Ama maalesef mesele bununla bitmiyor. Konunun üzerinin kalın bir sis perdesi ile örtülmesini sağlayan bir Şark Meselesi var.

Şark Meselesinde Osmanlının tesis ettiği istikrar ve hoşgörü ortamı içinde ömürleri uzamış, kültürlerini yaşama ve geliştirme fırsatını yakalamış olan etnik kimlikler, kendilerine bu fırsatı sağlamış olan Osmanlıyı yıkmak için kullanılmıştır. Bu etnik kimlikler sadece Osmanlıya karşı değil birbirlerine karşı da kışkırtılarak düşmanlık tohumları ekilmiş, kanla sulanmış ve yeşertilmiştir. Bilgiler çarpıtıldı, gerçekler yok farz edildi, yalan söylendi, halklara vaatlerde bulunuldu, tahrikler yapıldı, kanlar döküldü ve sonuçta kurulan yeni düzende her türlü zenginlik ve servet batıya aktarılıp batı toplumunun refahı yükseltildi ve bu zafer beyaz ırkın üstünlüğü teorisiyle süslendi. Osmanlı coğrafyasında asırlar boyu istikrar içinde yaşayan halklar, temelinde Avrupa’nın ırksal üstünlüğü teorisi yatan ve yalanlarla bezenmiş bir tarih öğretisinden kaynaklanan bir kinle birbirine düşman yaşamaya mecbur bırakıldılar.

Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik tarihini araştırmaya ve tarih içinde bu bölgede yaşamış halkların bir envanterini sunmaya çalışacağımız bu metine istemeyerek olsa da bu çarpıtmalara da işaret ederek başlamayı gerekli gördük. Dileriz bu gerçek bizden sonra konuya ilgi duyanların da dikkatini çeker. Çalışmamız da tarihi kaynaklarda yer alan bilgilerin yanı sıra bölgede yaptığımız araştırmalar esnasında tespit ettiğimiz yer ve aile isimlerinden de yararlandık. Bu şekliyle çalışmamızın sadece konuya projektör tutma iddiasında olduğunu belirmek istiyoruz.


I


Bölge tarihi ile ilgili en büyük çarpıtma bölge tarihinin Yunanlı kolonicilerle başlatılmasıdır. Bu yapılırken özellikle Yunanlıların koloni kurmalarından önce veya sonra bölgede yaşayan halklar ya yok farz edilmiştir ya da barbar, yaban, ilkel olarak nitelenmiş ve önemsiz kabul ettirilmek istenmiştir.

Bölge tarihini Antik Yunanlıların kolonizasyonuyla başlatanlar, bölge halkının Antik Yunanlı kolonistlerin soyundan gelme olduğu yalanının yeterli olmadığı zamanlarda çarpıtmayı antik Yunanlı kolonistlerin üstün Helen kültürünü ve dilini bölgedeki barbarlara kabul ettirerek onları Helenleştirdikleri gibi hiç de gerçek olmayan ifadelerle sürdürmüş ve bu önyargı Helen merkezci efsanelerle desteklenerek özellikle 18. yy sonlarından itibaren yazılmış bölge tarihlerinin baş tarafını süslemiştir. Eğer gerçek böyle olsaydı İskitlerin Kuzey Karadeniz bölgesinde yaşayan boyu olan Kolatların (Heredot’ta Skolat/İskit) adı, Kolatlar /Kolatoğulları ,yine İran kaynaklarda geçen İskit/ Sakaların adının Sakalar/Sakaoğulları olarak bölgede bu gün bile yaygın olarak yaşayan ailelerin adı olarak tarihin içinden süzülüp günümüze ulaşabilir miydi?

Bilindiği gibi M.Ö. 12 - 8. Asırlarda Karadeniz’in kuzeyinde hakim olan Kimmerler’i (Kimmer ya da Gemer/Kemer) Kafkasya tarafına sürerek Karadeniz’in Kuzey kıyılarına yerleşen İskitler (M.Ö. 8 - M.Ö.3.yy) daha sonra Kimmerleri takiben önce Azerbaycan’a oradan da Doğu Anadolu ya girmişlerdi.(1) İskitlerin önünden kaçan Kimmerler ise M.Ö. 714 yılında Urartu devletine yıkıcı bir darbe vurarak Anadolu’ya girdiler.

M.Ö. 643-625 yılları arasında hüküm sürmüş, Asur kitabelerinde Maduva, Heredot’da Madyas, İran kaynaklarında Afrasyab ve Türk ellerinde Tungaalp/Alpertunga olarak anılan kralları zamanında Ege sahillerine kadar bütün Anadolu’yu işgal ederek Kappadokya bölgesine yerleşen İskit/Sakalar, 634 yılında Suriye ve Filistin‘e kadar inmişlerdi. Heredot Sakaların Küçük Asya’da ki hakimiyetinin 28 yıl sürdüğünü kaydeder.(2)

Tarihçiler Sakaların Küçük Asya’da ki hakimiyetinin M.Ö. 626 yada 625 yılında Tungaalp’ın Med kralı Kiyaksares tarafından bir ziyafette öldürülmesinden sonra sona erdiğini söylerler(3). Buradan hareketle Sakaların Küçük Asya’da hakimiyetinin Tungaalp’ın babasının zamanında başladığını söyleyebiliriz.

Sakaların bir kısmı mağlubiyetinden sonra Kuzey Azerbaycan’a çekilirken bir kısmı Küçük Asya da kaldı. Tungaalp ve İskit/Saka ileri gelenlerinin öldürülüp ön Asya da ki İskit/Saka hakimiyetine son verilmesinden sonra Anadolu’da kalan İskitlerin bir kısmı Lidya krallığına sığınmış bir kısmı da Kuzeydoğu Anadolu’da yerleşmişti(4). Terme civarında yaşadığı iddia edilen Amazonların(5) da İskitlerle alakalı bir kavim olduğu tarihçiler tarafından kabul edildiği gibi, M.Ö. 4.yy da Ksenophon da Bayburt bölgesinde yaşayan Skyten/İskitlerin ülkesinden 4 günlük bir yürüyüşle geçtiğini anlatır.

Hiç şüphesiz Doğu Karadeniz dağlarındaki vadilerde ve sahillerde Kimmerler’den ve İskitlerden önce de sonra da başka halklar yaşamıştır. Bölge tarihini sahilde birkaç noktaya yerleşmiş kolonilerden başlatmak tüm bu halkları yok farz ederek tarihi çarpıtmaktan başka bir anlam taşımaz. Kaldı ki tarih böyle bir savı yalanlayacak ve bölgenin yerli halklarının inkar edilmesini imkansız kılacak bir çok tanıkla doludur. Bu tanıkların en eskisi Heredot ve en önemlisi hiç şüphesiz Ksenophon’dur.

Ünlü filozof ve tarihçi olan Atinalı Ksenophon (M.Ö.430-355) Anabasis (sefer) adlı eserinde(6) Pers İmparatorluğunun Batı Anadolu valisi olan Kyros/Keyhüsrev in babası II.Dareios/Dara’nın ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi II Atrakserkes e (M.Ö. 404-358) karşı isyan ederek bir ordu toplayıp M.Ö. 401 de Salihli’nin 8 km batısındaki antik Sardes kentinden yola çıkmasını. Anadolu’yu boydan boya geçip Babil yakınlarındaki Kunaksa’da Pers imparatorluk ordusuna yenilmesini. Bu yenilgiden ve Kyros’un öldürülmesinden sonra başıboş kalan on bin kadar Helen paralı askerin ülkelerine dönüş hikayesini anlatır. Kunaksa yenilgisinden sonra memleketlerine dönmek üzere yola çıkan Helen askerlerinin kumandanı da öldürüldüğü için, seçilen birkaç komutanla birlikte dönüş yolunda orduyu yöneten Ksenophon eserinde yaşanan olayların yanı sıra geçtiği bölgelerde yaşayan halklar konusunda da bilgiler verir . Anabasis’in 4.Kitabında Onbinler’in Doğu Anadolu’yu güney-kuzey istikametinde geçtikten sonra Trabzon’a varmaları , 5.Kitapta da Trabzon’dan Ordu’ya kadar olan seyahatlerini anlatılır.

Doğu Anadolu’da Kardukh’lar ve Armen’lerin ülkesinden geçtikten sonra Pasin Çayı/Aras nehrine ulaşan Ksenophon ve arkadaşları 7 gün boyunca nehri izlerler.2 gün daha yürüdükten sonra dağların ovaya inmek için geçit verdiği bir yerde Khalybler,Taokhlar ve Phasian’lardan oluşan bir ordunun onları beklediğini gördüler(7). Daha önce geçtikleri bölgelerdeki köyleri yamaladıkları için birbirlerine komşu olarak yaşayan bu üç halk onlara karşı birleşmişti. Ksenophon ve ordusu mahkum bir arazide savaşmamak için önce geçidin yanındaki yüksek tepeleri ele geçirir. Buradan saldırıya geçerek geçidi ele geçirdikten sonra geçidi aşıp ovaya inerek her türlü yiyeceklerin bulunduğu köylere varırılar. Buradan Erzurum’un kuzey doğusuna düşen dağlık bölgeye yönelerek Taokh’ların memleketine giren(8) Onbinler burada beş günde yaklaşık 156 km yol gittikten sonra Khalyb’lerin memleketine varırlar(9). Taokh’ların memleketi Osmanlı belgelerinde de Tav-eli/Dav-eli olarak adlandırılan(10) Narman -Oltu bölgesi olmalı. Tortum bölgesinden batıya doğru kavis çizerek beş gün yol aldıktan sonra girdikleri Khalyb’lerin memleketinin ise Erzurum’un kuzeyindeki Erzurum -Tortum çizgisinin batısına düşen dağlık bölge olduğunu sanıyoruz.

Çok savaşçı olan Khalyb’lerin köylerini yağmalayamadıkları için Taok’ların memleketinden yağmaladıkları yiyeceklerle yetinmek zorunda kaldıklarını yazan Ksenophon, Khalyblerin memleketinde 7 günde on beş parasang (yaklaşık 78 km )yol katlederek Harpasos/Çoruh nehrine ulaştıklarını yazıyor(11). Onların Taokh’ların ve Khalyb’lerin memleketinden geçerek Çoruh nehrine ulaşmak için izledikleri yol Birinci Dünya Savaşında,Erzurum’un kuzeyi ve Tortum bölgesinden ilerleyen Rus ordu kolunun Çoruh Nehri ve Bayburt Ovasına ulaşmak için izlediği yolla aynı yol olmalıdır. Bu durumda Khalyb’lerin memleketinin Serçeme Deresinin batı yanında kaldığını ve Onbinler’in Bayburt ovasına Çoruh nehrinin Masat Deresi kolunu izleyerek ulaştığını söyleyebiliriz. Çünkü Ksenophon’un yazdıkları ile bu bölgenin coğrafyası birbirine uyum göstermektedir. Ksenophon’un bundan sonra izlediği yol ve geçtiği bölgelerde yaşayan halklar hakkında anlattıkları bizim ele aldığımız konu ile direk alakalı olduğu için bu bilgiler ve bölgenin tarihi topografyası üzerinde daha ayrıntılı durmak ve istiyoruz.


SKYTHENLER /İSKİTLER

Bayburt Ovasında Skythen/İskit’lerin memleketine giren Onbinler, ovada dört günde yirmi parasang (yaklaşık 104 km ) gittikten sonra Gymnias adında büyük zengin ve kalabalık bir şehre ulaşırlar(12). Burası Doğu Anadolu’yu boydan boya geçen Onbinler’in rastladığı ilk şehirdi(13). Konuyla ilgilenen araştırmacılar bu şehrin şimdiki Bayburt şehri ya da civarında olduğu konusunda hem fikirdirler. Bölgede yaptığımız yüzey incelemelerinde Bayburt il merkezi ya da yakın çevresinde bu dönemde kurulmuş bir kente ait herhangi bir kalıntı tespit edemedik. Fakat bu günkü Aydıntepe/Hart ilçe merkezi, gerek son yıllarda kent merkezinin altında ortaya çıkartılmış olan yeraltı kentinden(14) dolayı gerekse kentin içindeki tepeciğin durumundan dolayı bize Gymnias şehrinin kuruluş yeri olarak Bayburt il merkezinden daha inandırıcı geldi. Ayrıca Justinianos dönemi hakkında bilgi veren eserleri ile tanıdığımız tarihçi Procopius bize bölgedeki önemli Roma garnizonlarından biri olan Hart/Aydıntepe de bulunan Khart/Karton kalesinin varlığından bahsetmektedir.

Aydıntepe/Khart’ın Eskiçağ da ve Ortaçağın ilk dönemlerinde Bayburt’tan daha önemli bir merkez olduğunu gösteren başka buluntular da vardır. Bölgede yaptığımız gezilerde Aydıntepe ilçe merkezinden kuzeye Kemer/Gemer Dağlarına doğru tırmanan yolun doğu yanında yer alan ve kare şeklinde olduğu için erken Roma dönemine ait olduğunu zannettiğimiz küçük bir kale kalıntısı ile bu yolun kuzey uzantısında Madır Dağı’nın kuzeydoğu yamaçlarında Kalecik yaylasının kenarında , aynı döneme tarihlenebilecek bir diğer kale kalıntısı tespit ettik. Tanımlanan iki kale arasındaki dağlık bölgede yer yer at arabalarının işlemesine imkan tanıyabilecek genişlikteki eski yol kalıntıları bize,Kemer Dağından aşan ve Karadere’nin Karadeniz’e döküldüğü yerde, modern Araklı ilçe merkezinin kenarında kalıntıları mevcut bölgedeki en eski Roma garnizonunun bulunduğu Hyssos’ a(15) ulaşan işlek bir yolun varlığını göstermektedir. Bir ucunda Aydıntepe bulunan ve bir bölümü bugün de bölge halkı tarafından da kullanılan bu yolun güzergahında erken Roma döneminde olduğu gibi Bizans döneminde de kullanıldığını gösteren başka kalıntılar da mevcuttur. Bu buluntular Aydıntepe’nin günümüzdeki konumunun aksine eski ve ortaçağ da çok önemli bir yerleşim birimi olduğunu gösterir. Buradaki yerleşim birimin ne kadar eskilere indiğini tespit edemedik ama Aydıntepe’nin eski ve ortaçağda Bayburt’tan önemli bir merkez olması Gymnias’ın Aydıntepe olabileceğini düşünmemize neden olmuştur. Hiç şüphesiz bu konuda son sözü söylememize bölgede yapılacak olan yüzey araştırmaları ve tespit edilen yerlerde yapılacak olan kazılar ile bu kazılardan elde edilecek bulgular imkan verecektir.

Bölgeye ait tarihi bilgileri değerlendirirken , mikro seviyede coğrafi bilgilere de ısrarla değinmemizin nedeni bölgenin tarihi topografyasını ortaya çıkarmanın yanı sıra, kaynaklarda bölgede yaşadıkları belirtilen halkların yaşadıkları toprakların daha belirgin bir sınırını çizmek ve onları yörenin en eski dönemlere ait tarihi içinde daha gerçekçi bir biçimde bahsedilmesine imkan sağlamak içindir.

Ksenophonun anlattıklarından hareketle ve bölge coğrafyasının tanıdığı imkanlardan yararlanarak Skythen/İskitlerin memleketini Kop Dağının kuzey eteklerinden itibaren uzanan düzlük alan Bayburt Ovası,Mormuş Düzü,Pulum ve Köse civarı,Hart Ovası ve Çoruh Nehri’nin İspir bölgesindeki vadisi ile bu bölgelerde Doğu Karadeniz Dağlarının güney yamaçlarından doğarak Çoruh nehrine inen derelerin vadileri olarak tanımlayabiliriz.

Eski çağın ünlü coğrafyacısı Amasyalı Strabon (M.Ö. 64 - M.S. 21 ) Geographica(16) adlı eserinde Trabzon’un üst tarafında doğudan batıya doğru Moskhia dağları,Skydises/İskit dağı ve Samsun bölgesine kadar uzanan Paryados dağlarından bahseder(17). Burada adı geçen Skydises/İskit dağının bugün Maçka’nın güneydoğusunda yükselen Kocat Dağlarıdır. Heredot’un Karadeniz’in Kuzeyindeki İskitler olarak tanımladığı Skolat/Kolatlar dan ismini alan bu dağlardan başka Artvin Yusufeli Barhal Köyünde bir Kolatet (Kolatyurdu anlamında) Mahallesi vardır (şimdi Altıparmak köyü Uzun Çalı Mahallesi). Strabon’un Trabzon’un güneyinde işaret ettiği bu Skydises/İskit/Skolat/Kocat Dağları isminden hareketle İskit’lerin Gümüşhane’nin kuzeyine düşen Kostan Dağı ,Yağmurdere bölgesi,Çakırgöl Dağları ve Kocat Dağları bölgesine de yayılmış olduğunu da söyleyebiliriz. Bu yayılma bölgesini tanımlarken sadece Strabon’un Skydises /Kocat Dağı adlandırması değil Kesnophon’un denizi gördükleri Thekes(Madır) dağına ulaştıktan sonra ertesi gün İskit’lerin memleketini Makron’ların memleketinden ayıran ırmağa (Karadere) ulaştıklarını belirten ifadesi de bize yardımcı olmuştur.

Ksenophon Gymnias’ın büyük, zengin ve kalabalık bir şehir olduğunu kaydederken anlattıklarından bu şehrin yöneticisinin de çok usta bir idareci olduğunu anlaşılmaktadır. Çünkü bu yönetici, ,geçtikleri her yeri yağmalayan Helen paralı askerlerinin yağmasından zengin şehrini kurtardığı gibi, beş günde denizi görebilecekleri bir yere götüreceğini söyleyerek onların kısa sürede kendi topraklarından ayrılmalarını da temin etmişti. Ayrıca görevlendirdiği kılavuzla yoluuuzatıp Onbinler’i düşmanlarının yaşadığı bölgeden geçirtip köylerini yağmalatmıştır.

Bölgenin coğrafi yapısını çok iyi bilmenin verdiği bir cesaretle kılavuzun onları Aydıntepe’den kuzey doğuya doğru yöneltip, Çençül Deresi vadisinden Soğanlı dağlarına çıkardığını, Soğanlı dağlarının tepelerinde ve Kuzey yamaçlarında yaşayan fakat Gymnias ve çevresinde yaşayan Scyten/İskitlere düşman olan halkın memleketinden geçirdiğini ve bugün Haldizen/Demirkapı, Haros/Yaylaönü, Kavlatan ve Henege köylerinin çevrelediği bölgedeki köyleri yağmalattığını söyleyebiliriz. Daha sonra batıya yönelen Onbinler, Kemer dağının kuzey eteklerinden geçerek, bugün bir kısmı hala daha kullanılan yoldan kuzeye doğru ilerlemiş ve Aşot yaylasından geçip Madır Dağına ulaşmışlardı. Ksenophon bu konuda şunları yazıyor:

”Kılavuz gelince Helen’lere,kendilerini beş gün içinde denizi görebilecekleri bir yere götüreceğini,eğer bunu yapmazsa ölüme razı olduğunu söyledi. Yola çıktılar. Düşmanlarının memleketine gelince kılavuz,Helenlere burasını ateş ve kılıçla harap etmelerini söyledi. Böylece onun Helenler’e iyilik olsun diye değil sadece bu maksatla yola çıkmış olduğu anlaşıldı.(18)” Bu satırlar aynı zamanda bize kılavuzun Onbinler’i yaya olarak Aydıntepe’ye en fazla bir günlük mesafedeki Madır Dağına götürürken neden Kemer Dağı-Karasu geçidi - Lemonsuyu -Aşot yaylası yolunu izlemediğini de açıklamaktadır. Nitekim kılavuz geniş bir u çizerek beşinci gün Madır Dağına ulaşıp denizi ve Makronlar’ın memleketinde izleyecekleri yolu gösterdikten ve askerlerden yüklü hediyeler topladıktan sonra geri dönmek için akşam olmasını beklemişti. Çünkü tahrip edilen köylerin savaşçıları Onbinler izlemekteydiler. Havanın kararmasını beklemesinin nedeni hiç şüphesiz arkalarından takip eden bu savaşçılardan kurtulmak ve daha kısa olan bu yolu kullanıp gün ağarmadan kendi topraklarına ulaşmaktı.

Ksenophon’un Thekes Dağı olarak bahsettiği Madır Dağı’ndan deniz ve Araklı Koyu çok güzel bir panorama arz eder. Onların denizi gördükleri yer, Madır Dağı’nın kayalık olan zirvesi değil,zirveyi oluşturan sivri kayalıktan yaklaşık 300 m daha alçakta olan ve Madır Dağı ile batısındaki Olut Dağı arasındaki boyundur. Çok eskiye ait bir yol izi de dağı buradan aşmakta ve boyunun sırt kısmında büyük bir düz alan vardır. Nitekim denizi görmek için önden dağa tırmanıp Madır Dağı ile Olut Dağı arasında olan boyuna ulaşanlar arasında büyük bir bağrışma kopmuş, çıkan gürültünün büyüklüğü nedeniyle arkalarda bulunan Ksenophon önden gidenlerin baskına uğradığını zannederek yanındaki süvarileri aldı ve yardıma koşmuştu. Dağın tepesine yaklaşınca askerlerin “Deniz ! Deniz !” bağırdıklarını anlayınca onların sevincini paylaştı. Herkes,hatta artçılar bile koşmaya ,yük hayvanları ve atlar da olanca hızıyla sürmeye başlamış ve herkes dağın tepesine vardığında sevinç gösterileri iyice artmıştı. Kimin emir verdiği belli değildi ama askerler hemen taş toplayıp bir tepe halinde yığarak bir anıt oluşturdular.

Ksenophon ve arkadaşlarının izledikleri yol ve denizi gördükleri Thekes dağının neresi olduğu konusu bölgenin tarihi ile ilgilenen birçok batılı araştırmacının da ilgisini çekmiş ve Zinana, Hamsi köy, Ay eser, Kokot Dağı, Yoros Burnu, Karakaçan Dağı değişik araştırmacılar tarafından Thekes dağı olarak açıklanmıştır. Madır Dağı da adaylar arasında adı geçen bir yerdir.(19) Fakat araştırmacıların bir kısmı bu yolu son asırlarda en yoğun kullanılan yolları izleyerek tanımlamaya çalışmış,bir kısmı ise sadece Doğu Karadeniz Dağları üzerinde denizin görülebileceğini tahmin ettikleri bazı yükseltilerin Thekes dağı olabileceğini ileri sürmüştür. Ksenophon ve arkadaşlarının izlediği yol üzerinde olması gereken Thekes dağının ( ki oradan deniz görünüyordu) tarifine uyan bir yükseltinin son dönemlerde kullanılmış yol güzergahları üzerinde olmaması , ya da Thekes dağı olabileceği ileri sürülen yerin Trabzon’a olan uzaklığı konusunda gerçeğe uyan bir açıklama yapılamamış olması bu konuda fikir yürütenleri çıkmaz bir sokağa sokmuştur. En ihtiyatlı olanları ise Denizin görünebileceği yükseltilerden hangisinin üzerinde taş yığını bulunursa Thekes Dağı’nın orası olabileceğini yazmıştır.(20)

Konuya 1989 yılından bu yana ilgi duymuştum. İlk dikkatimi çeken nokta tüm araştırmacıların Bayburt ile Trabzon arasında Zinana Dağlarından aşan yollardan başka yol bilmedikleri için ve tüm tahminlerini bu yollardan birisinin üzerinde yapmaya çalışmaları olmuştu. Oysa bu güzergahın son asırlarda daha çok kullanıldığı için diğer alternatifleri arasından öne çıkmıştır.
Trabzon Rum Krallığının Trabzon’un etrafındaki topraklarda kontrolünü kaybetmesinden sonra tek can damarı durumuna gelen Değir menderesi vadisi ve kollarını, bu vadiden geçen yol ve bağlantılarının güvenliği için birçok dini ve askeri bina ile donatmıştı. Buna paralel olarak da vadi halkını kutsal Hıristiyan inancı etrafında sıkı bir şekilde toplanmasını temin eden dini yerler ihdas edilmiş ve daha önce mevcut yerler canlandırılmıştı. Bundan önceki dönemlerde ise durum daha değişikti. Trabzon’un doğusundaki Araklı limanı bu günkü gibi Karadere’nin taşıdığı alüvyonlarla dolmamış Karadeniz’in tüm rüzgarlarına karşı tam bir koruma sağlayabiliyordu. Ayrıca Karadere vadisi Bayburt bölgesi ile Trabzon arasında Zigana’dan geçen yollardan 80-100 km daha kısa olan yolları bu bölgede denize ulaştırıyordu. Bu nedenle ilk çağlarda ve erken Roma döneminde bu yollar Zigana’dan aşan yollardan daha çok kullanılıyordu. Bryer de o dönemde bu yolun öneminin farkındadır ve Romanın doğu sınırını bekleyen Legion’un karargahının bulunduğu Saçala kalesi ve şehrinin (bu gün Gümüş haneye bağlı Kelkit’in Sadak köyü) doğrudan Trabzon ile erken Roma döneminde irtibatının olmadığını belirterek Satala’nın ikmal yolu olarak Karadere Vadisinden geçen yolu tarif etmiştir(21).

Osmanlı döneminde 19.yy da Trabzon- Tebriz ticaretinin canlandığı dönemde Değirmenlere vadisinde ki yolların önem kazanması ise doğrudan doğruya güvenlik sorunu ile ilgilidir. Bu yolun canlanmaya başladığı yıllarda Araklı-Sürmene ve Of vadisinden mal taşıyan kervanların soyulması nedeni ile başta Trabzon da bulunan İngiliz elçisi olmak üzere tüm batılı diplomatları özellikle vadinin iç kesimlerinde Rum nüfusunun fazla olması nedeni ile Değirmenlere vadisinden geçen yolların güvenliğini sağlamanın daha kolay olduğunu düşünmüş ve bunun için geçmiş dönemlerdekine benzer organizasyonlar yapılmıştır.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım süreç içinde Trabzon’un doğusundaki yollar canlılığını yitirerek sönmüş ve sadece o bölgede yaşayanların kullandığı önemsiz yollar durumuna düşmüştür. Bu nedenle Ksenophon ve arkadaşlarının izledikleri yolu kaynakların da belirttiği şekilde Trabzon’un doğusunda ama daha önce konuyla ilgilenenlerin işaret ettikleri yolların biraz daha doğusunda araştırdım.

Onbinler’in izlediği yolu ayrıntılı olarak çizmek için önce harita üzerinde çalışarak ve anlatılanlara en uygun olan yolu tespit etmeye çalıştım. Zigana, Kocat ve Karakaçan Dağlarında önerilen yerlerden deniz görünmüyordu. Bunların daha kuzeyindeki denizin göründüğü sahile yakın tepeler ise Ksenophon’un Makronlar ve Kolkh’ların memleketlerine dair anlattıkları ile uyum göstermiyordu (22). 1994 Ağustosunda Aydıntepe’deki yeraltı şehrini ziyaret ettikten sonra yukarıda tarif ettiğim yolu izledim. Madur’un zirvesini oluşturan kayalığın batı yanındaki boyuna ulaştığım zaman Ksenophon ve arkadaşlarının denizi görebildiği sırtın üstündeki düzlükten denizin muhteşem manzarasını seyretmekle kalmayıp, düz alanın orta yerinde çevreden toplanan taşların yığılması ile oluşturulan anıta ait kalıntılara da ulaşmıştım. Sırttaki düzlüğün orta yerine,uzak çevreden toplanarak yığılan taşlar artık bir tepe oluşturmuyor ve yığının kalıntısını oluşturan taşların bir kısmı etrafa yayılmış, ortası açılarak belki de hazine bulmak amacıyla kazılmıştı .

Ksenophon’un izlediği yolu ve Thekes dağının neresi olduğunu ortaya çıkarmak için bu konudaki tüm iddiaları da değerlendirerek yapılan bu çalışmadan amacımın Ksenophon’un bölgede yaşamış olduğunu kaydettiği halkların yaşadıkları bölgeleri daha belirgin olarak tanımlayabilmek ve coğrafyanın verdiği imkanlarla sınırlar belirlemek olduğunu az yukarıda belirtmiştim. Şimdi onun anlattıklarından hareketle Makron’ların yaşadığı bölgeyi tanımlamaya çalışalım.

MAKRONLAR

Bu halkın adı gerçekte Makron değildir. Makron, Helen dilinde uzun başlı anlamındadır ve bu adı onlara Helkenler vermiştir. Makron’lardan sadece Ksenophon değil Heredot ve Strabon da bahseder.Heredot bu halkın sünnet olma adetinden bahisle, Moskhi’ler, Tibarenler, Mossyonoikler ve Mar’larla birlikte Pers İmparatorluğunun On dokuzuncu şatraplık bölgesinde yaşadıklarını ve üç yüz talant altın vergi ödediklerini kaydeder(23).

Heredot, MÖ 480-479 de Pers kıralı Xerxes komutasında Yunanistan seferine çıkan İran Ordusunda bulunan birlikler arasında Makron askerlerini de sayarken(24), bu olaydan 80 yıl sonra Onbinler’in arasında Makron’ların dilini bilen Makron asıllı bir savaşçının bulunması Makron Helen ilişkilerinin bundan ibaret olmadığını da göstermektedir.

Onbinler’i denizi gördükleri Madur Dağı’na ulaştıran kılavuz denizi seyrettikleri yerden onlara konaklamaları için bir köy ve Makron’ların memleketine gidecek olan yolu da göstermişti. Makron’ların memleketini üç günde on parasang (yaklaşık 52 km) yol yürüyerek geçen Ksenophon ve arkadaşları ilk gün Olut Dağı’nın kuzey eteklerinden batıya doğru ilerleyerek Makron’larla Skyten’lerin memleketini ayıran ırmağa (bugünkü Karadere’nin kaynak kolu) varırlar. Bu bilgi bize Skythen’lerin memleketinin Hart Ovasının Doğu Karadeniz Dağları’na giren kıvrımındaki Tanzut,Erginim,Toronsos Salmankas Bahçecik ve Yağmurdere bölgesine kadar uzandığını göstermektedir.

Ksenophon’un yazdığına göre sağ taraf yukarıya doğru sarp bir arazi (Olut dağının batı yanını oluşturan dik yamaçlar ve uçurumlar) idi. Soldan da aşılması lazım olan sınır ırmağın bir kolu (Yağmurdere suyu) akıyordu. Irmağın kıyıları ince ama pek sık yetişmiş ağaçlarla kaplıydı. Makronlar ırmağın karşı kıyısında ve tam geçit yerinde onları bekliyor,birbirlerine seslenerek cesaret veriyor ve taş atıyorlardı. Bu sırada Onbinler’in arasında bulunan ve Atina da esir olarak hizmet etmiş bir asker Makron’ların dilinden anladığını söyleyerek “Zannedersem burası benim memleketim olacak,eğer bir engel yoksa onlarla konuşayım “ der. Onbinler’le Makronlar arasında anlaşma sağlanır ve karşılıklı dostluk yemini ederler Helenler’e bir mızrak verir ve onlardan da bir mızrak alırlar(25). Bu Makronlar için bir sadakat rehini imiş. Bu hareket Karadeniz insanında silahı namus sayan anlayışın ne kadar eskilere gittiğini göstermesi bakımından oldukça ilginçtir. Anlaşmaya vardıktan sonra Helen’lerin arasına karışan Makronlar onlarla birlikte ağaçları kesip yol açar, ırmağı geçmelerine yardım eder,ellerinden geldiği kadar pazar kurarak yiyecek işinde kolaylık gösterir ve Kolkh’ların sınırına kadar götürürler.

Onbinler 2. ve 3. Gün Karadere’nin batı yamaçlarındaki Toroslu-Kolaşa’dan batıya, Yanbolu Deresi vadisine dönerek Santa’nın kuzeyindeki İftelon Deresi’ni takip etmiş ve Seslikaya Tepesi’ne ulaşmışlardı. Burası Kolkh’ların memleketinin sınırıydı.

Strabon, Trabzon Dağlarında yaşayan Sanni/Tzan/ Canların eski çağlarda Makronlar diye anılan halk olduğu kaydeder(26). Yine Romalı idareci Arrianus (27) kaleme aldığı bölge hakkındaki raporunda Ofi nehrinin Tzan/Canlarla Kolkh’lar arasındaki sınırı teşkil ettiğini yazmaktadır. Bu bilgileri, Ksenophon’un verdiği bilgiler ve Ksenophon’un izlediği yol konusundaki tespitlerimizle birlikte değerlendirdiğimiz zaman Makron’ların Trabzon Rize sınırını teşkil eden Iyidere ile Yomra/ Kalafka Deresi arasındaki bölgede yer alan Of/Soplaklı, Sürmene/Manahos,Araklı/Karadere ,Yanbolu Deresi vadilerinde ve daha yoğun olarak ta bu vadilerin orta ve yüksek kesimlerinde kurulmuş köylerde yaşadıklarını söyleyebiliriz. Arrianus’un çizdiği sınırı ve doğuya doğru bölgede yaşayan halklarla ilgili verdiği bilgilerin bölgenin coğrafı yapısına göre değerlendirdiğimiz zaman Makronların Of-İyidere arasında sahil şeridine kadar indiklerini söyleyebilmek mümkündür.

Hayvancılık ve tarımla uğraşan, yün ya da kıldan yapılma elbiseler giyen, örme kalkanlar ve mızraklarla silahlanmış, silahı namus sayan bir anlayışa sahip olan Makron’ları, Ksenophon ve arkadaşlarına yiyecek temin etmek için pazar kurduklarına göre ticaret bilen,aralarından birinin esir olarak Atina’da bulunduğunu dikkate alırsak Karadeniz vasıtasıyla sadece komşu halklarla değil deniz ötesi halklarla da ilişkileri olan,topraklarına düşmanca niyetle gelenlere karşı savaşçı ama dostça gelenlere karşı misafirperver ve yardımcı bir halk olarak tanımlayabiliriz.

KOLKHLAR

Kolkhis Doğu Karadeniz ile Kafkas Dağları arasında kalan bölgeye Yunan kaynaklarında verilen addır. Kolkh’lar ürettikleri kendir bitkisinden elde ettikleri keten kumaş ve bezleri ile ilk çağın önemli tekstilcilerindendirler. Heredot Yunan efsanelerinde de geçen Kolkhislilerin Mısırlılar ve Ethiopialılar gibi sünnet olduklarını belirterek, yaşayışları ve dillerinde ki benzerliklerden dolayı Mısır kökenli olduklarını söyler .Heredot’a göre Ondokuzuncu şatraplık bölgesi halkları ile birlikte Pers imparatorluğuna vergi ödeyen Kolkhisliler ağaçtan yapılmış başlıklar,tabaklanmamış deriden yapılmış kalkanları,kısa mızrakları eğri kılıçları ile donanmış olarak Kserkes’ın Yunanistan seferine katılmışlardı.

Trabzon ve Giresun bölgesinde yaşayan halkın kendilerini ne adla andığını bilemiyoruz . Helen kaynakları Karadeniz’in güneydoğu kıyılarını Kolkhis diye adlandırdığı için Ksenophon’un Trabzon ve Giresun civarında yaşayan halkı Kolkh’lar olarak adlandırmış olsa gerekir. Arrianus Of Nehrinin Kolkh’ların memleketi ile Tzanlar/Sanniler/Canların memleketi arasında sınır teşkil ettiğini yazar(28) Driller ile Sannilerin aynı halk olabileceği kanaatinde olduğunu beirtirken herhalde Sannilein Trabzon’un güneyinde yükselen dağlarda yaşadığını biliyordu.Daha yakın tarihli kaynaklar da Kolkhis olarak Batum bölgesi belirtilmektedir.

Bu bilgiler konuyla ilgilenen bazı araştırmacılar tarafından Kolkh’ların daha yakın tarihlerde doğuya doğru çekildiği şeklinde yorumlanmaktadır. Ama o dönemin kaynaklarında aktarılan bilgiler daha yeni bir eleştiri süzgecinden geçirildiğinde görülecektir ki antik dönemdeki kaynaklardaki adlandırmalar da daha yakın dönemde örneğini gördüğümüz Laz adlandırmasında olduğu gibi bir dönem öne çıkmış etnik bir grubun ismi sadece o etnik grup için değil aynı zamanda diğer gruplarla birlikte o etnik grubun da içinde yaşadığı bir coğrafi bölge içinde kullanılmaktadır.Bu gerçeği dikkate alarak bir değerlendirme yaptığımız zaman Ksenophon ve Arrianus’un Kolkh olarak adlandırdıkları halkın Trabzon ve Giresun kentlerinin etrafında ve doğu da Of Deresine kadar uzanan sahil şeridinde yaşadıklarını söyleyebiliriz.

Ksenophon Makron’ların ülkesinden geçerken üçüncü gün ulaştıkları Makron’larla Kolkh’ların sınırını şöyle tanımlar:“Burada yüksek bir dağ vardı. Kolkh’lar bunun üzerinde mevzi almışlardı.(29)”. Bu dağ günümüzde diğer yamacında Kuştul manastırı bulunan ve Gümüşki Tepesinin kuzeyine düşen Seslikaya Tepesi’dir. Kolkh’lar ülkelerine girmek isteyen Helenlere karşı burada mevzi almışlardı. Helenler bunlara karşı önce sıkışık bir kütle halinde savaş düzeni aldılar ve dağa doğru böyle ilerlemek istediler. Fakat daha sonra bir araya toplanmış olan komutanlar en uygun hücumun nasıl olacağına müzakere ederek karar verdiler. Ksenophon,”Dağın bir tarafı daha sarp,öbür tarafı daha kolay çıkılabilir durumda olabileceğine göre,phalanks çarçabuk bozulabilir,eğer böyle toplu halde ilerleyen birlikler dağılmak zorunda kalırlarsa,askerler cesaretini kaybedebilir” diyerek bu sıkışık şeklin bırakılıp, bölüklerden dağınık kollar teşkil edilmesini önerdi(30). Bu fikir kabul edilerek hemen kollar teşkil edildi. Sağ kanattan sol kanada kadar bütün askerleri teftiş eden Ksenophon askerlere “Arkadaşlar,karşınızda gördüğünüz adamlar,çoktan beri varmak istediğiniz hedefle aranızdaki son engeldir. Bunları diri diri yemeliyiz.”(31) diye hitap ederek askerlerini Kolkh’ların üzerine hücuma teşvik eder.

Savaşın sonunda Helenler tepeyi ele geçirmeye muvaffak olur ve çevrede bol yiyecek bulunan köyleri yağmaladılar. Galyan, Kuştul, Ciganoy ve Uz derelerinin oluşturduğu vadilerin yukarı kesimlerindeki bu köylerde birçok arı kovanı vardı. Bal yiyenler kendilerinden geçtiler. Helenler bölgede bu gün bile üretilen “Deli Bal” ya da “Tutan Bal”dan yemişlerdi. Ksenophon “Kusma ve sürgüne uğradılar. İçlerinden hiçbirinin ayakta duracak hali kalmadı. Bu baldan az yiyenler sarhoşa benziyorlar,fakat çok yiyenler deli gibi oluyorlardı.” diye anlattığı durumu bölge halkı günümüzde “Bal tutması” diye tanımlar. Kolkh’ların ülkesinde iki günde yedi parasang (yaklaşık 36,4 km ) yol giderek Trabzon dolayında denize vardılar. Ksenophon’un verdiği malumata göre Trabzon Sinop’un kolonisi olan bir Helen şehriydi. Surların içinde oturan Helenler onlara yiyecek sattılar. Onları şehre alarak sığır, un ,şarap gibi hediyeler verdiler. Komşuları özellikle ovada oturan Kolkh’larla da dostluk kurmaları için aracı oldular.

Trabzon yakınlarında 30 gün konaklayan Helenler buradan 30 gün boyunca Kolkh’ların memleketini yağmaladılar. Bu yağmalarda Helenlerin eline tüm tanrılarına kurban kesecek kadar çok boğa geçtiği için adamış oldukları kurbanları kestiler. Ordugah kurdukları dağda bir spor yarışmaları şenliği yaptılar. At yarışlarında süvariler bayır aşağı denize kadar gitti ve oradan dönerek yokuş yukarı ta sunağa kadar at sürdüler. Dik bayırdan inerken atların çoğu yuvarlanırken, yukarı çıkışta tepe çok dik olduğu için, adi yürüyüşle bile gidemiyorlardı. Onbinler’in komutanları bir araya gelerek vatanlarına deniz yolu ile dönebilmek için gemi tedarik etmek üzere bir heyeti memleketlerine göndermeye karar verirken,Trabzon’un çevresindeki köylerden yapılacak yağmaları da bir düzene bağladılar. Böylece düzensiz yağmaya girişen adamlarının çevre halkı tarafından tuzağa düşürülerek öldürülmelerinin önüne geçmek istiyorlardı. Köylerinden kaçıp çevre tepelere sığınan Trabzon’un çevresindeki köylerde yaşayan Kolkh’ların karargahlarına yapabileceği baskın tehlikesine karşı ise bir nöbet düzeni kurdular. Gemi temin için giden arkadaşlarının yeteri kadar gemi getiremeyeceği ihtimaline karşı da Trabzon’da oturan Helenlerden ödünç savaş gemisi alıp Trabzon önlerinden geçen ve bölgede yaşayan halklara ait ticaret gemilerine el koymayı kararlaştırdılar. Yeterli gemi ele geçirilememesi durumunda ise deniz sahilini takiben batıya doğru gitmeyi ve bu durumda sahildeki şehirlere yolları tamir için haber göndermeyi planladılar. Şehirler yağma korkusundan ve Helen’leri biran önce bölgelerinden uzaklaşmasını isteyeceklerinden bunu hemen yapmaya razı olacaklardı.

Trabzon’daki Helen’lerden elli kürekli bir gemi alan Onbinler bununla korsanlık yapmaya ve rastladıkları ticari gemilere malları ile birlikte el koymaya başladılar. Korsanlık yaparak ele geçirdikleri gemileri deniz yolu ile daha uzak mesafelere gidip yağma yapmak için kullanan Helenler, her zaman muvaffak olamıyor bazen da pusuya düşürülerek tamamen imha ediliyorlardı. Kleainitos adlı birisi kendi bölüğü ile bir başka bölüğü de tehlikeli bir bölgeye yağma için götürmüş fakat yağmalanacak olan bölgenin halkı Kleanitos’u birçok adamıyla birlikte öldürmüştü. Helenler Trabzon’da kaldıkları 30 gün boyunca yakın çevrede yağmalanacak yer kalmayınca Torul bölgesine kadar uzanıp yağmalarına devam ederler. Artık yağmalanacak yer kalmayınca kendilerini vatanlarına götürecek gemilerden bir haber gelmemesine rağmen bölgeden uzaklaşmak zorunda kalırlar. Yaşlılar çocuk ve kadınlar daha önce el koydukları gemilerle denizden kalanları da karadan yola koyulur ve üç gün sonra Kerasus/Giresun’a ulaşırlar. Giresun Kolkh’ların memleketinde ve Sinopluların kolonisi olan bir şehirdi(32).

Ksenophon, Trabzon’dan Giresun’a üç günde vardıklarını söylemektedir. Bu çalışmamızda aynı zamanda bölgenin tarihi topografyasını da ele aldığımız için bu ifadeyi de değerlendirmek istiyoruz. Çünkü bu gün Trabzon ile Giresun arasındaki mesafe Ksenophon ve arkadaşlarının üç günde geçebileceği bir mesafe değil. Kaldı ki o zamanda doğal şartların müsaade ettiği yol ve geçitleri kullanmak durumundaydılar ve yolları bu günkünden daha uzundu. Ayrıca geniş bir yatağı olan Tirebolu’nun doğusundaki Harşit Çayını ilkbaharda geçmek o kadar kolay olmasa gerek. Diğer yandan Ksenophon Giresun’un batı tarafında yaşayan Mossynoik’lerin memleketini 8 günde aşarak Khalyb’lerin ülkesinden vardıklarını ve bundan sonra da Tibaren’lerin memleketindeki Sinop Kolonisi olan Kotyora/Ordu‘ya ulaştığını söylemektedir. Ksenophon ve arkadaşlarının Giresun ve Ordu arasındaki mesafeyi sahilden değil de iç bölgeden bir yol izleyerek ve Doğu Mossynoik’leri ile savaşarak geçtiklerini de hesaba katarak değerlendirsek bile bu mesafe bu günkü Giresun ile Ordu arasından oldukça uzun bir mesafedir.

Bu durum bize iki şeyi düşündürmektedir. Birincisi Ksenophon memleketine döndükten sonra kaleme aldığı eserinde bu mesafeleri yanlış hatırlamaktadır. İkincisi ise Kerasus/Giresun diye bahsedilen şehir bu günkü Giresun şehrinden daha doğuda,Trabzon’un yaya olarak üç günde yürünebilecek bir mesafede batısında olması gerekmektedir. Vakfıkebir’in doğusundaki Kirazlı köyünün eski adının Kiraşon olması bize bu yerin Ksenophon’un bahsettiği Kerasus olduğunu düşündürmüştü. Fakat konu ile ilgili yayınları izlediğimiz zaman bu durumu fark eden yazarların bazılarının Kirazlık’ta bu döneme ait bir kalıntı tespit edilememesine dikkati çekerken bu ihtimali zayıf görmekte, bazıları da Kotyora ya ait olduğu ileri sürülen kalıntıların çok küçük olduğunu ve Kotyora’nın daha batıda bir yerlerde olabileceğini düşünmektedirler. Ama burada mutlaka izah edilmesi gereken iki nokta var. Birincisi Helen Askerlerini Kunaksa’dan bu yana yürüyüşlerini izlediğimiz zaman düz ovada bir günde ortalama 25-26 km yürüyebildiklerini görürüz. Karadeniz sahillerinde bir günde bu kadar yolu almaları ise imkansız. Ayrıca geçmek zorunda oldukları dereler yollarının uzamasına neden olduğu gibi onlara zaman kaybettirecektir. Trabzon -Giresun arasındaki yolun bazı bölümlerinde fiziki yapı sahilden geçmeyi imkansız kılmakta ve iç bölümlere kıvrılma zorunlu olmaktadır .Bu da iki kent arasındaki yolun bu günkünden çok daha uzun olmasına neden olmaktadır. İkincisi ise Ksenophon’un verdiği bilgiler ışığında Giresun ile Ordu arasındaki coğrafi bölgenin fiziki olarak Mossynoik, Khalyb ve Tibaren toplulukları için yetersiz olduğu gerçeğidir.

Bölgede arkeolojik yüzey taramaları yapılmadığı için bu konuda nihai bir karara varmak şimdilik zor görünmektedir. Bölgede bu amaçla yapılacak olan yüzey çalışması Kerasus ile Kotyora arasındaki memleketleri 8 günde geçilen Mossynoik’lerin yaşadığı bölgenin tam sınırlarını daha sağlıklı olarak tanımlayabilmemizi de kolaylaştıracaktır.

Giresun’da on gün kalan Helenler burada orduyu teftiş eder ve bir sayım yaparlar. Sekiz bin altı yüz kişi kalmışlardı(33). Makron’ların memleketinden Kolkh’ların memleketine girerken 9.800 kişi olarak bildiğimiz (34) Helenler 30 gün boyunca çevrede yaptıkları yağmalar nedeni ile bölge halkı ile sürekli çatışmış ve 1200 kişi zayiat vermişlerdi. Bölgede ancak can bahasına yağma yapabileceklerini anladıkları için de bir an önce bölgeden ayrılmaya karar vermişlerdi. Bölgeden sadece yiyecek ve hayvan yağmalamayan Helenler bölge halkından bir çok insanı da esir etmişlerdi. Yanlarında götürdükleri bu esirleri de Giresun’da satarak paraları aralarında bölüşmüşlerdi. Giresun ve çevresinde bulunan köylerde yaşayan halk Giresun kolonisinde yaşayan ve çevre halklarla ticaret yaparak geçinen Helenlerle dostane ilişkiler içindeydiler. Çevre köylerde yaşayan halktan bazıları yetiştirdikleri hayvanları Giresun pazarında satmakta ve kasaplık yapmaktaydı ya da Helenlerden bazıları onların köylerine giderek bazı mallar satın almaktaydılar. Bu küçük köylerin savunmasız olduğunu gören Helen askerlerinden bazıları bu köyleri yağmalamak için yola çıkarlar. Fakat bu köylerin halkı baskını fark etmiş ve karşı koyarak yağmacıların birçoğunu öldürüp kalanları kaçırmışlardı. Bu olaydan sonra bu köylerin ahalisi üç ihtiyardan oluşan bir heyet Giresun’a gelerek Onbinler’in komutanlarıyla görüşmek istedi. İhtiyarlar Onbinler’in komutanlarının Giresun’dan ayrıldığını öğrenince Giresun’daki Helenlerle görüşerek dostluk gösterdikleri Onbinler’in köylerini yağma etmeyi nasıl düşünebildiklerine şaştıklarını söylediler. Giresunlu Helenler de bunu ordunun içinden birkaç kişinin yaptığını ve Orduyu yönetenlerin böyle bir düşüncesi olmadığını söyleyince ihtiyarlar buna inanmış ve Ordu komutanlarına gidip köylerine yapılan baskını anlatarak, gömmek için ölülerini alabileceklerini söylemeye karar vermişler. Fakat ordu karargahına gelen ihtiyarları gören bazı askerler onlara taş atmaya başlamış ve arkadaşlarını da teşvik ederek üç yaşlı elçiyi öldürtmüştü.(35) Bu olay bize bölgede yaşayan halkın kötü niyetlilere karşı amansız bir düşman olurken,düşmanının ölüsüne bile saygı duyacak insani değerlere sahip olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir.


DRİLLER
Trabzon civarında bir günlük mesafede yağmalanmamış köy kalmadığı için Ksonophon Trabzon’daki Hellen’lerden bir kılavuz alarak ordunun yarısı ile Driller’in ülkesini yağmaya gittiler. Driller’in ülkesi bu günkü Dorila/Torul bölgesidir. Trabzon’da oturan Hellenler ile Driller’in arası pek iyi olmadığı için Trabzon’daki Helenler bu yağma seferinde Onbinler’e sevinerek kılavuzluk yapıyorlardı(36). Dağlık ve yolsuz bir bölge de yaşayan Driller bölgenin en savaşçı halkı idi. Üzerlerine gelen yağmacı ordusuna karşı dağlık bölgedeki savunmasız köylerini boşaltarak ateşe verdiler ve savunma için elverişli olan başşehirlerine çekildiler. Burası derin vadilerle kuşatılmış,içerisine girilebilecek yollar son derece sarp idi. Etrafında derin bir hendek kazılmış,yığılmış olan toprağın üzerine şarampoller çıkılmış ve ağaç kuleler yapılmıştı. Önden ilerleyen iki bin kadar Helen askeri vadiye girmiş ve savunma mevzilerine hemen saldırıya geçmişlerdi. İlk taarruzlarında savunma mevzilerini ele geçiremeyeceklerini anlayınca geri çekilmeye kalkmışlar fakat dar ve dik patikadan süratle uzaklaşamadıkları için arkalarından kovalayan Driller tarafından sıkıştırılmışlardı.

Helenler geride kalan arkadaşlarına haber göndererek yardım istediler. Geride kalan zırhlı piyadelerle vadinin ağzına gelen Ksenophon yüzbaşıları ile birlikte yukarı giderek durumu kestirmeye çalıştı ve yeni gelen birlikleri düzene koyarak müstahkem mevkie saldırır. Çatışmalardan sonra savunma mevzilerini yararak şehre girmeye muvaffak olan bir kısım Helen askeri yağmaya başlamıştı. Bir müddet sonra yağmacılardan bir kısmı ellerindeki eşyalarla bir kısmı da yaralı vaziyette şehirden kaçarak çıkmaya başladı. Kendilerini kapının önünde karşılayan diğer arkadaşlarına şehrin içinde bir iç kale daha olduğunu ve buradaki askerlerin karşı taarruzla birçok arkadaşlarını öldürdüğünü söylediler. Bunun üzerine Helen askerlerinin tümü şehre girerek savaşmaya başladılar. Driller tekrar kaleye çekilmişlerdi. Şehri iyice yağmalayan Helenler askerler arasında en iyilerini seçerek ayırdı ve diğerlerini yağmalanan eşyalarla birlikte dar yoldan inmeleri için gönderdi. Bu iş tamamlandıktan sonra Kalan seçme askerler de geri çekilmeye başlayınca örme kalkanlar,mızraklar,dizlikler ve Paphlagonya tolgaları ile silahlanmış Drill askerleri tekrar kaleden çıkarak üzerlerine yürüdü. Bir kısmı Sokakta Helenlerle çarpışırken bir kısmı da evlerin üzerinden iri kütükler ve taşlar atarak Helenleri çok güç bir durumda bırakmıştı. Çıkan bir yangın Helenlerin imdadına yetişmişti. Ksenophon tamamen ahşaptan yapılmış evleri ateşe verdirip çıkan kargaşalıktan yararlanarak askerlerinin geri çekilmesini sağladı. Yağma için gittikleri Torul bölgesinden güçlükle geri çekilen Helen askerleri Ertesi gün yağmaladıkları yiyeceklerle beraber dar ve dik bir yoldan Trabzon’a doğru inerken Drill savaşçıları onları izliyor ve saldırmak için fırsat kolluyorlardı.

DRİLLER
Trabzon civarında bir günlük mesafede yağmalanmamış köy kalmadığı için Ksonophon Trabzon’daki Hellen’lerden bir kılavuz alarak ordunun yarısı ile Driller’in ülkesini yağmaya gittiler. Driller’in ülkesi bu günkü Dorila/Torul bölgesidir. Trabzon’da oturan Hellenler ile Driller’in arası pek iyi olmadığı için Trabzon’daki Helenler bu yağma seferinde Onbinler’e sevinerek kılavuzluk yapıyorlardı(36). Dağlık ve yolsuz bir bölge de yaşayan Driller bölgenin en savaşçı halkı idi. Üzerlerine gelen yağmacı ordusuna karşı dağlık bölgedeki savunmasız köylerini boşaltarak ateşe verdiler ve savunma için elverişli olan başşehirlerine çekildiler. Burası derin vadilerle kuşatılmış,içerisine girilebilecek yollar son derece sarp idi. Etrafında derin bir hendek kazılmış,yığılmış olan toprağın üzerine şarampoller çıkılmış ve ağaç kuleler yapılmıştı. Önden ilerleyen iki bin kadar Helen askeri vadiye girmiş ve savunma mevzilerine hemen saldırıya geçmişlerdi. İlk taarruzlarında savunma mevzilerini ele geçiremeyeceklerini anlayınca geri çekilmeye kalkmışlar fakat dar ve dik patikadan süratle uzaklaşamadıkları için arkalarından kovalayan Driller tarafından sıkıştırılmışlardı.

Helenler geride kalan arkadaşlarına haber göndererek yardım istediler. Geride kalan zırhlı piyadelerle vadinin ağzına gelen Ksenophon yüzbaşıları ile birlikte yukarı giderek durumu kestirmeye çalıştı ve yeni gelen birlikleri düzene koyarak müstahkem mevkie saldırır. Çatışmalardan sonra savunma mevzilerini yararak şehre girmeye muvaffak olan bir kısım Helen askeri yağmaya başlamıştı. Bir müddet sonra yağmacılardan bir kısmı ellerindeki eşyalarla bir kısmı da yaralı vaziyette şehirden kaçarak çıkmaya başladı. Kendilerini kapının önünde karşılayan diğer arkadaşlarına şehrin içinde bir iç kale daha olduğunu ve buradaki askerlerin karşı taarruzla birçok arkadaşlarını öldürdüğünü söylediler. Bunun üzerine Helen askerlerinin tümü şehre girerek savaşmaya başladılar. Driller tekrar kaleye çekilmişlerdi. Şehri iyice yağmalayan Helenler askerler arasında en iyilerini seçerek ayırdı ve diğerlerini yağmalanan eşyalarla birlikte dar yoldan inmeleri için gönderdi. Bu iş tamamlandıktan sonra Kalan seçme askerler de geri çekilmeye başlayınca örme kalkanlar,mızraklar,dizlikler ve Paphlagonya tolgaları ile silahlanmış Drill askerleri tekrar kaleden çıkarak üzerlerine yürüdü. Bir kısmı Sokakta Helenlerle çarpışırken bir kısmı da evlerin üzerinden iri kütükler ve taşlar atarak Helenleri çok güç bir durumda bırakmıştı. Çıkan bir yangın Helenlerin imdadına yetişmişti. Ksenophon tamamen ahşaptan yapılmış evleri ateşe verdirip çıkan kargaşalıktan yararlanarak askerlerinin geri çekilmesini sağladı. Yağma için gittikleri Torul bölgesinden güçlükle geri çekilen Helen askerleri Ertesi gün yağmaladıkları yiyeceklerle beraber dar ve dik bir yoldan Trabzon’a doğru inerken Drill savaşçıları onları izliyor ve saldırmak için fırsat kolluyorlardı.

MOSSYNOİKLER

Mossyn denilen ağaçtan yapılmış ev ve kulübelerde oturdukları için Ksenophon’un Mossynoik’ler olarak adlandırdıkları halk Giresun’un batısındaki topraklarda yaşıyorlardı. Heredot Mossyoikia olarak kaydettiği bu haklı Pers İmparatorluğunun on dokuzuncu şatraplık bölgesine dahil ve Kserkes’in Yunanistan seferine katılan halklar arasında saymaktadır(37).

Ksenophon’un verdiği bilgilere göre Krallıkla yönetilen bu halk Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş ve birbirleri ile düşmandılar. Doğu Mossynoik’leri şehirlerinin etrafında müstahkem mevkilere sahip oldukları için Helen askerlerinin ülkelerinden geçmelerine izin vermediler. Doğu Mossynoik’leri yanlarında misafir ve Trabzon’daki Kolonist Helen’lerin elçisi olarak bulunan Timesitheos adlı birisini onlara aracılık yapması için gönderdi. Onbinlere batıda oturan Mossynoik’lerin doğu da oturan Mossynoik’lere düşman olduğunu ve onlardan yardım istemelerini öneren Timesitheos Batı Mossynoik’lerin topraklarına giderek başkanlarını Helenlerin karargahına getirdi. Yapılan görüşmelerde batıda oturan Mossynoik’ler Helenlerle birlikte doğuda oturan Mossynoik’lere karşı savaşma kararı verdi. Ertesi sabah Batı Mossynoik’ler üç yüz kayıkla geldiler. Her kayıkta üç kişi vardı. Bunlardan ikisi karaya çıkarken kayıkta kalan birer kişi ise kayıklarla geri döndüler. Karaya çıkanlar yüzer kişilik bölükler halinde dizildiler. Sarmaşık yaprağı şeklinde beyaz tüylü sığır derileriyle kaplı örme kalkanları,altı kol uzunluğunda mızraklarının bir ucunda sivri temren öteki ucunda ise topuz vardı. Kalın çuval bezinden dizlerine kadar inen mintanları,başlarında ise deriden yapılma ve ortasında bir demet kıl bulunan tolgaları ve demirden yapılmış savaş baltaları ile donanmıştılar. İçlerinden birinin söylediği şarkıya diğerleri de topluca katılıyor ayakları ile tempo tutarak yürüyorlardı.

Mossynoik’lerin baş şehrinin önünde memleketin en yüksek yerine kurulmuş bir kaleye hücuma kalktılar. Kaledekiler önce hareketsiz beklediler sonra da aniden bir çıkış yaparak saldıranların birçoğunu öldürüp geri püskürttüler. Onlar da türkü söyleyerek savaşıyorlardı. Ertesi gün Helen’ler yardımcı kuvvetleri sol kanada yerleştirerek top yekun hücuma geçtiler. Yapılan savaşta baş şehirlerini savunmakta olan savaşçılar bozularak dağılırlar. Helen’ler önce Baş şehrin önündeki kaleyi ele geçirdiler. Kaçan Mossynoik’leri takip ederek yukarıda başşehrin evlerine kadar geldiler ve burada toplanan Mossynoik savaşçıları da Helen’ler karşısında tutunamayarak dağıldı. Tepe üzerinde ağaçtan yapılmış bir kulede oturan Kral kulesinden çıkmadığı için kulesiyle birlikte yakıldı. Kralın kuleden ayrılmaya hakkı olmadığı için daha önce ele geçirilen kaledeki Kral da aynı şekilde davranmış ve kulesi ile birlikte yakılmıştı(38).

Ksenophon'un Mossnoik’lere ait verdiği bu bilgileri değerlendirdiğimiz zaman birbirleri ile anlaşmazlığa düşerek batı ve doğu diye ikiye ayrılan bu halkın askeri bakımdan çok iyi örgütlenmiş belli bir disiplin ve donanımı olan orduya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Batıdaki Mossynoik’lerin bir gecede 300 kayıkla 900 askeri Helen’lerin yanına taşıması onların denizden de önemli miktarda askeri bir kuvveti sevk edebilecek donanıma sahip olduklarını göstermektedir. Başşehirde yağmalanan ambarlarda geçen yıldan kalmış ekmeklerin (peksimet yapılmış olmalı), saplarının üzerinde saklanmış kızılcık buğdaylarının (bunlar mısır gibi koçanları ile saklanan bir cins darı olmalı), yassı cevizlerin (kestane), kokulu biraz ekşi şarabın yanı sıra küplerde tuzlanmış yunus balığı eti ve kaplar içinde balık yağı bulunmuştur. Bunlardan anladığımıza göre Mossynoik’ler kıtlık tehdidine karşı bir yıldan diğer yıla ekmek saklayacak kadar bölge şartlarına göre bol tarımsal üretim yapıyorlardı.

Açık deniz balıkçılığı yapıp avladıkları Yunus balığından balık yağı üretebildiklerine göre balıkçılıkta da ileri bir halk idi. Bu durumda Onların deniz ötesi ticaret yaptıklarını düşünmememiz için hiç bir neden yok. Nitekim Ksenophon Mossynoik’lerin müstahkem mevkilerle korunan birbirinden yaklaşık 10-12 km mesafede,ama memleketleri inişli yokuşlu vadi ve tepelerden oluştuğu için birinden bağırılınca diğerinden duyulabilecek yerlerde kurulmuş şehirlerinden ve daha eski kaynaklarda madencilikle ünlü oldukları belirtilen Halyb’lerin Mossynoik’lerin uyruğunda olduğundan bahsediyor.

Mossynoik’lerin iktisadi durumu ile ilgili bu ipucu her nedense konuyla ilgilenen araştırmacılar tarafından pek önemsenmemiştir. Halyb’lerin o dönemde de madenlerde çalışarak geçimini temin etmesi , o çağın en önemli maden işletmelerinin ve dolayısıyla maden ticaretinin Mosyynoik’lerin kontrolünde olduğunu düşünmemiz için yeterlidir. Daha yakın tarihe ait kaynaklar Mossynoik’lerin Bakır ve Sarı/Pirinç üretiminde ünlü olduklarını Almanca Messing = Sarı/Pirinç madeni kelimesinin bundan kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Bu da Mossynoik’lerdeki toplumsal yapının bölgede hayvancılık ve tarımla geçinen diğer toplulukların yapısından biraz farklılaşmasına yol açmıştır. Ksenophon yaklaşık on kilometre arayla kurulmuş şehirlerden (bunlar küçük kasaba olmalı) başka zengin ailelerin besiye çekilmiş çocuklarından da bahsetmektedir. Bu zenginliğin devletin yönetim kadrosunda bulunmaktan ileri gelen bir zenginlik olmadığı yine onun ifade şeklinden anlaşılır. Mosynoik şehirlerinde yapılan iç ve dış ticaretle zenginleşmiş ailelerin varlığı Mossynoik toplumu üzerindeki barbar,yaban,vahşi halk karalamasının bir kere daha sorgulanması gerektiğini yolundaki kanaatimizi kuvvetlendirmiştir.

Dost Mossynoik’lerin gençleri Helen’lerin yanlarında bulunan fahişelere herkesin gözleri önünde dokunmaları Helen’lerin pek hoşuna gitmemiş olacak ki Ksenophon bunların ahlak ve adetlerinin Helenlerinkinden ve rast geldikleri öteki kavimlerden fazla ayrılık gösterdiğini, sefere katılanların(Onbinler’in) hepsinin bu halkın şimdiye kadar geçtikleri yerlerde gördüklerinin en kaba ve yabanisi olduklarını kabulde müttefik olduklarını yazmaktadır(39). Onun bu satırları Mossynoiklerden bahseden araştırmacıların tümü tarafından aktarılmış ve bölgede yaşayan halkın barbar,yaban,vahşi olduğu imajı böylece biraz daha parlatılmak istenmiştir.

Mossynoik şehirleri ahşaptan inşa edildiği için günümüzde bu yerleşim yerlerine ait kalıntı ulaşmamıştır. Ayrıca bölgenin yağışlı olması,sık bitki örtüsü ile kaplı ve dağlık olması bu tür kalıntıların yüzey araştırması ile tespit edilebilmesini de imkansız kılmaktadır. Bu nedenle yüzey araştırması ve kazı yapılamamıştır. Arkeolojinin gelişmesi ile bölgede yapılacak çalışmaların konuyla ilgilenenlere yeni bulgular sunacağı şüphesizdir.

Ksenophon, başşehri alan Helen’lerin zapt ettikleri yeri müttefiklerine bırakarak ertesi sabah oradan ayrıldıklarını,diğer müstahkem mevkilerin ahalisinin kendilerine direnmeden ya şehirlerini bırakıp gittiğini ya da teslim ettiklerini yazarak uzun bir yolculuktan sonra dost Mossynoik’lerin topraklarına ulaşıp, dost ve düşman Mossynoik’lerin memleketini 8 günde geçerek Halyb’lerin memleketine vardıklarını yazmaktadır. Halyb’lerin memleketinden sonra da Tibaren’lerin memleketine (Turna suyu civarı) ulaşan Onbinler burada da iki gün yürüdükten sonra Kotyora /Orduya ulaşacaktı. İşte bu ifadeler bize Mossynoik’lerin coğrafyasını bu günkü Giresun ile Ordu arasındaki dar bölgeye yerleştirmekte zorlanmamıza neden olmaktadır.



KHALYBLER
Ksenophon bu halka daha önce Taokh’ların memleketinden geçtikten sonra rastladığını kaydetmişti(40). Biz de bu halkın yaşadığı toprakları Erzurum’un kuzeybatısında yer alan dağlık bölge olarak tanımlamıştık. Erzurum bölgesindeki Khalyb’lerin geçtikleri bölgelerdeki halkların en savaşçısı olduğunu bu nedenle de topraklarında yağma yapamayıp Taokh’ların topraklarından yağmaladıkları yiyeceklerle yetinmek zorunda kaldığını yazan Ksenophon,daha sonra Mossynoik’lerin memleketinden geçtikten sonra Khalyb’lerin memleketlerine vardıklarını bu halkın kalabalık olmadığını ve Mossynoik’lerin uyruğu olduklarını ve geçim yollarının en ziyade demir madenlerinde çalışmak olduğunu kaydetmektedir(41).

Ksenophon’un verdiği bu bilgileri değerlendirirken Erzurum civarında çok savaşçı olan Khalyb’ler ile Kotyora/Ordu’nun doğu ve güneydoğusuna düşen topraklarda Mossynoik’lerin boyunduruğu altında ve madenlerde çalışarak yaşayan Khalyb’lerin aynı halk olup olmadığı sorusu zihnimizi meşgul etmiştir. Ayrıca Khalybes bu halkın kendi adımıdır? yoksa Helen’lerin madenciliği ile ünlü olan bu halka verdikleri admıdır? gibi cevaplandırması güç bir soru sorulabilir.

Helen dilinde Halybos demir/ çelik demektir ve eski çağda Khalybos demiri beyaz ve pas tutmadığı için çok meşhurdu. Khalyb’lerin madencilikle uğraşması konuyla ilgilenen araştırmacıları onların Homeros'un Iliada destanında madencilikle ünlü Halizonlar olduğu konusunda hemfikir yapmıştır. Ayrıca bu önemli madenden başka bölgede Bakır ve Gümüş gibi madenler bilinmekte ve işletilmekteydi.

Strabon kendi çağındaki Khaldai kavmine eskiden Khalybes dendiğini ve ülkelerinin tam karşısında Pharnakia’nın kurulmuş olduğunu yazar(42). Onun verdiği bu bilgiye göre Khalyb’lerin memleketini tam olarak Giresun ile Ordu vilayetleri arasındaki dağlık bölge olarak tanımlayabiliriz. Ama Roma ve Bizans döneminde Khaldia eyaleti Trabzon, Bayburt, Gümüşhane, Giresun ve Ordu vilayetlerini içine alan bir eyaletti. Bu gün ise Trabzon ve sahillerde oturan halk Gümüşhane ve Bayburtluları Halt olarak çağırır.

TİBARENLER

Ksenophon Tibaren’lerin memleketinin nisbeten daha düz olduğunu,deniz kenarında müstahkem mevkileri olduğunu ve bu halkın memleketinde iki gün yürüdükten sonra Kotyora’ya vardıklarını(43) yazmaktadır. Bu bilgiler ışığında Tibaren’lerin,Turna Suyu vadisi(44) ve batısında yer alan topraklarda yaşadıklarını ve sınırlarının Paphlagonia Krallığı sınırlarına kadar uzandığını söyleyebiliriz. Heredot Tibaren’leri de Pers imparatorluğunun 19. Satraplığına bağlı halklardan biri ve Yunanistan seferinde Pers ordusuna katılan askerler arasında kaydetmiştir. Tibaren’ler daha sonra da Amasya-Kastamonu Sinop bölgelerinde kurulmuş olan Pontos devletine katılacak ve Anadolu’yu Roma işgaline karşı ayaklandıran Pontos kıralı Mithridates’in Pompeius’la bölgede olan savaşlarında önemli roller oynayacaktır. Strabon’un bu halk hakkında verdiği bilgileri değerlendirerek Tibaren’leri Giresun’un güneyinde bahsetmediğine göre Bunlar Ksonophon’un geçtiği bölgenin doğusunda olsa gerekir. Strabon da yukarı Kolkhis (Trabzon’un güney- doğusuna düşen bölgede) Moskhia dağlarından bahsetmektedir(46). Şemsettin Günaltay bu halkın Asur tabletlerinde kayıtlı Muşki’ler olduğunu belirtir(47).



TRAPEZUS ,KERASUS ve KOTYRA HELLENLERİ BURADA KALDIK

MÖ 750-550 yıllarında Helenler Daha önceki çağlarda bu konuda usta olan Asurlu ve Fenikelilerden öğrendiklerini daha da geliştirmiş ,deniz ötesi halklarla ticaret yapma konusunda oldukça başarılı olmaya başlamışlardı. Anavatanlarındaki sinai ürün fazlası için dış pazar arayan Helen Kentleri aynı zamanda koloni kurdukları bölgelerden de bol ve ucuz hammadde, besin ve işçi - köle temin etmek için ve anakentlerdeki nüfus fazlasını kolonilere yönelterek birçok sosyal ve ekonomik problem halledilme yoluna gidilmiştir. Kolonizasyonu teşvik eden Yunanistan ve Batı Anadolu da ki Helen şehir devletlerinde meydana gelen iç bunalımlar konumuzla direk alakalı olmadığı için bunları bir kenara bırakarak konumuza gelirsek Karadeniz sahillerinde kuvvetli devletlerin olmayışı bu sahillerde koloni kurmayı da kolaylaştırmış olduğunu söyleyebiliriz.

Yunan efsanelerinden öğrendiğimiz maceracı tüccar ya da denizcilerin yaptığı keşif gezilerinin yerini zamanla yerli halkla deniz aşırı ticareti bilen Helen tüccarları arasında mal mübadelesini amaçlayan geziler almıştır. Karadeniz sahillerinin uygun yerlerinde çevrede yaşayan topluluklarla yılın uygun mevsimlerinde mal mübadelesi için pazarlar kurulmaya başlanmıştır. Tüccarların bölgeyi ve halkını daha iyi tanıması ile giderek düzenli hale gelen bu gezilerde mal mübadelelerinin yapıldığı pazar yerlerinin devamlılık kazanması ve ticaret hacminin genişlemesi, daimi pazar yerlerinde depo ve barınma amaçlı binalar inşa edilmesi ve koloni kurulması için elverişli yerler olarak düşünülmesi takip etmiştir. Çünkü Karadeniz yılın her mevsiminde yolculuğa imkan vermiyordu. Bu durumda sevk edilemeyen malların depolanması ve muhafaza edilmesi de sorun teşkil ediyordu. Daha sonra bu yerlerden bazıları bölgede yaşayan halklardan ya satın ya da zorla alınarak koloni yerleşimleri haline getirilmişti.

Fakat M.Ö.8 yy da bu sahillerdeki Helen kolonileri özellikle İskit baskısı ile harekete geçen Kimmerler tarafından ortadan kaldırılmışlardı. Bu çerçevede Sinop'un da Kimmerler tarafından tahrib edildiğini biliyoruz. Fakat Kimmer baskısının azalmasından 50 yıl sonra kolonizasyon tekrar canlanmaya başlamıştır. Özellikle Kimmer’lerin yerini alan İskitler Helen tüccar ve kolonistlerine karşı dostane davranmışlardı. Arkeolojik buluntular da bu dostane ilişkiyi ve karşılıklı birbirlerini etkileme olayını doğrulamaktadır. Bu gelişmelerin ışığında M.Ö. 650-550 yılları arasındaki yüz yıl içinde özellikle Miletos’lular tüm Karadeniz sahillerinde de 90 kadar koloni kurarak Kolonizasyonda en başarılı kent durumuna yükselmişlerdi.


MÖ 670 lerde Sinop şehri Batı Anadolu’da ki Miletos/Milet şehrinden gelen Helen göçmenleri tarafından ele geçirilip Helenleştirilmişti. Sinoplular takip eden yüzyıl içinde doğuya doğru Kotyora/Ordu Kerasus/Giresun ve Trapezus/Trabzon da da ticari koloniler kurmuşlardı. Onbinler’in Kotyora’yı yağmalaması üzerine anakent Sinop’tan gelen elçilerle görüşmesi konusunda Ksenophon’un verdiği bilgiler aynı zamanda Karadeniz sahillerindeki kolonilerin durumuna ışık tutmaktadır.

Sinop’un elçisi Hekatonymos’un “ Kotyora bizim kolonimizdir. Barbarlardan (çevrede yaşayan halk kastediliyor) almış olduğumuz bu araziyi buralılara (Kotyora’da yaşayan Helen’lere) biz verdik. Onun için buralılar Kerasuslular gibi bize vergi verirler. Bu sebeple onlara yapılan her fenalığı Sinope kendisine yapılmış sayar.”(48) şeklindeki sözleri bu koloni şehirlerin kuruluşunu ve siyasi durumunu çok açık bir şekilde açıklar. Ana kent koloni kurulan şehrin topraklarını bölgede yaşayan topluluktan ya zorla ya da parayla almış ve kendi tüccarlarını oraya yerleştirmişti. Etrafı duvarlarla çevrili küçük bir kentten oluşan bu koloniler ana kentin atadığı bir vali ile yönetilmekte ve bu kentte oturan ticaret yapan tüccarlar ana kent Sinop’a vergi ödemekteydiler.

Ticari amaçlı bu koloniler bölgede yaşayan topluluklarla dostane ilişkiler içinde olmak zorundaydılar. Ksenohon’da bölgede yaşayan toplulukların Milet’li kolonistlerin dillerini bildiklerine,onların kültürlerini ve dinlerini benimsediklerine dair hiç bir ima yoktur. Onbinler Makron’larla,Kolh’larla ve Mossynoik’lerle tercümanlar vasıtasıyla anlaşabilmişlerdi. Bölgede koloni sitelerinde yaşayanların çevrelerindeki topluluklarla ticaret yapabilmek ve iyi ilişkiler geliştirebilmek için bu toplulukların dillerini öğrenme zorunluluğu vardı. Bu nedenle kolonilerde çevrede yaşayan topluluklarla ilişkilerini düzenlemek için o toplulukların dilini bilen onların memleketlerini yollarını ve ileri gelen kişilerini tanıyan görevlileri vardı. Onbinler Mossynoik’lerin memleketine vardığı zaman Mossynoik kralının yanında konuk olarak Trapezus’lu Timesitheos bulunuyordu. Mossnoik’ler bu kişiyi Onbinler’e memleketlerinden dost mu düşman mı olarak geçmek istediklerini sormak için göndermişti. Daha sonra bu kişi Onbinler’e daha batıda yaşayan ve doğudakilere düşman olan Mossynoik’lerden bahseder ve batıda yaşayan Mossynoiklere giderek başkanlarını alıp Onbinler’in karargahına getirir. Anlaşmaları için tercümanlık yapan Timetsitheos’un (49) bölgeyi çok iyi bilen,toplulukları ve bu toplulukların önde gelenlerini tanıyan ve bu tür görevi olan bir kişi olduğunu söyleyebiliriz.

Anakent sadece ticari ve idari faaliyetleri örgütlemekle değil bu kentlerin dış güvenliğini de sağlamakla yükümlüydü. Bu konuda anakent ve kolonilerde bulunan savaş gemilerinden yaralanıyorlardı. Ksenophon’un verdiği bilgiye göre Trabzon da biri elli kürekli diğeri otuz kürekli iki savaş gemisi bulunuyordu(50). Tehdit altında olan bir koloni Anakent ve diğer kolonilerden deniz yolu ile gelen donanma ile karşı koyabildiği gibi,güvenliklerini tehdit eden topluluklara karşılık ticari ilişkiler içinde bulundukları diğer komşularından da yardım alabilme imkanları da vardı.

Etrafı surlarla çevrili bu kentlerin içinde sadece koloni halkı yaşamakta ve kente giriş kontrol altındaydı. Çevredeki halklar için pazar genellikle kenti çevreleyen duvarların önünde kurulmaktaydı. Ksenophon’un Giresun’da cereyan eden bir olayla ilgili verdiği bilgiye göre Giresun civarında oturan ve Giresun’daki kolonistlerle dostane ilişkiler içinde olan köylülerden bir kısmı Giresun da kasaplık yaparak hayvan ve bazı şeyler satmaktadır. Koloni halkı dışındakilerin şehre girip çıkması tamamen koloninin valisinin iznine bağlıydı. Kotyora valisi kente girmelerine izin vermeyip alışveriş içinde pazarda kurdurmayınca paralı Helen askerleri şehre zorla girerek yağma hareketlerinde bulunmuştu.

Karadeniz sahillerinde bu koloni kentlerinden başka şehirlerde vardı. Tarih içinde gerek anakent Sinop gerekse diğer koloni kentler istilalar ya da diğer nedenlerle önemlerini kaybetmiş ya da dağılarak ortadan kalkmışlardır. Bu koloni kentlerinden Trabzon’un ömrü Sinop, Kotyora ve Kerasus’un ömründen daha fazla olmuştur. Pontos kralı Farnakes (MÖ 185-169) Miletos/Milet’lilerin kolonisi Sinop’u ele geçirip kendine başkent yaptıktan sonra Karadeniz sahillerinden doğuya doğru Ordu ve Giresun bölgesine hakim olmuştu. Bölgedeki Yunan kolonilerine karşı bir nevi İranlılaştırma hareketi yapan I. Pharnakes Giresun yakınlarında Pharnakia adlı bir kent kurmuş, önemini kaybetmiş olan Kerasus ve Kotyora halkını da bu yeni kentte iskan etmiştir.

Orta Karadeniz bölgesinde yerli halklardan aldığı güçle bir Pers soylusu tarafından kurulmuş ve Anadolu’yu işgal etmek isteyen Roma İmparatorluğuna karşı verilen amansız mücadelenin önderliğini yaptığı için Trabzon Tarihi yazarı Mahmut Goloğlu’nun tarafından “ Anadolu’nun Milli Devleti” olarak tanımlanan(51) Pontos Devleti Sinop’u ele geçirdikten sonra Karadeniz sahillerinde tutunabilmek için Farnakia gibi yeni şehirler kurmasına ve hakimiyetini Kırım sahillerine kadar yaymasına, rağmen Harşit Çayı ile Çoruh Nehrinin denize döküldüğü yerler arasında kalan dağlık bölgede hakimiyet sağladığını düşündürecek bir bilgi yoktur(52). Bu coğrafya da yer alan ve etrafındaki surların kalınlığından dolayı ayakta kalabilen Trabzon şehri ticari bir merkez ve serbest şehir idi. Bu durumunu Roma’nın bölgeye hakim olmasından sonra da bir müddet sürdüren Trabzon daha sonra Roma- Part savaşlarında Romanın doğu hududundaki ordusu için iaşe limanı olarak kullanılmış ve bulunduğu yerin ehemmiyetinden dolayı MS 64 yılında Roma’ya bağlanarak bir Roma Garnizonu şehre yerleştirilmiştir.

İktisaden gelişerek para basma seviyesine yükselen ve daha sonra tamamen Roma hakimiyetine giren Trabzon’un Roma döneminde de bazı olaylar nedeniyle kısmen tahribata uğramıştı fakat MS 255 yılında Boranlar tarafından bir baskınla ele geçirilerek tamamen harabe haline getirilmiş, kaçamayan ahalisi kılıçtan geçirilmiş ve bir kısmı da esir olarak götürülmüştür. Tarihler bu baskından sonra Trabzon’un 30-40 yıl ıssız ve harabe halinde kaldığını kaydeder(53).

Karadeniz sahillerindeki koloni kentçiklerinde yaşayan Helenlerin varlığı ile bölgede yaşayan diğer halkların Helen kültürünün etkisine kalarak Yunanca konuşmaya başladıkları ya da bölgenin Helenleştiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Böyle bir şey ancak tarihi çarpıtmak için söylenebilir. Bölge halkının onuncu yüzyıldan sonraki asırlarda yerel lisanlarının yerine Rumca denilen ve Yunanca’dan bazı farklılıkları olan bir lisan konuşmaya başlaması ve bu lisanın bölgede tarih boyunca konuşulmuş diğer mahalli lisanların yerini alması doğrudan doğruya bölgede Hıristiyanlığın yayılması süreci ile başlayan , Yunanca’nın Onuncu asırda Bizans’ın devlet dili haline gelmesinden ve Trabzon da devlet kuran Komnenos hanedanı döneminde yaygınlaşıp gelişen bir süreçte gerçekleşen bir olaydır. Bu süreç Osmanlı döneminde de devam etmiş ve Osmanlı döneminde bölgeye yerleştirilen ve Yunan ya da Rum kökenli olmayan Arnavut, Boşnak,Laz,Abhaz menşeli Hıristiyan unsurlar da dillerini unutmuş bölgedeki diğer Hıristiyan unsurların ve kilisenin lisanı olan Rumcayı konuşmaya başlamıştır. Genel bir değerlendirme yaparsak bölgede Miletos/Miletli Kolonistlerinden kalanların Ortaçağda aynı sahillerde koloni kurup deniz aşırı ticaret yapmış olan Venedik ve Cenevizli kolonistlerden kalanlardan çok da fazla olmadığı söylenebilir.

HEPTAKOMENTLER

Strabon Trabzon un güneydoğusunda tepeleri Heptakoment’ler tarafından işgal edilmiş Moskhia dağları ,bu dağla birleşen çok kayalık Skydises/İskit dağı ve Pontos’un doğu tarafı diye tarif ettiği, Trabzon’un batısından Samsun’a kadar uzanarak bölgeyi meydana getiren Paryadros dağlarından bahisle(54) tüm bu dağlarda yaşayan insanların tamamiyle vahşi olduğunu fakat Heptakomet’lerin daha da kötü olduğunu belirterek Heptakomet’lerle ilgili şu bilgileri verir:

“Bazıları ağaçlarda veya seyyar ahşap kulelerde yaşarlar. Bu kulelere Mossyn dendiğinden antik devirde bu insanlar Mosynek’ler olarak adlandırılmışlardır. Bunlar vahşi hayvan eti ve ceviz (fındık ve kestane) yiyerek yaşarlar ve kulelerinden atlayarak yolculara saldırırlar. Heptakomet’ler Pompeidus’un ordusu dağlık ülkeden geçerken üç Roma bölüğünü imha etmiştir. Bunlar ağaç sürgünlerinden elde edilen deli balı kaselerle yol üzerine bıraktılar ve askerler bunu yiyip de bilinçlerini kaydedince onlara saldırarak kolayca hepsini saf dışı ettiler. Bu vahşilerin bir kısmına da Byzeres denir(55).”

Strabon da eski müelliflerin halklara,halkların kendilerini andıkları isimlerden başka isimler vermesini “bu isimler Hellanikos ve Heredotos ve Eudoksos tarafından bize zorla kabul ettirilmiştir” diye eleştirisel olarak açıklamaktadır. Hiç şüphesiz bu durum bir coğrafyacı olarak onun da bu halkları tanımlamada güçlüklerle karşılaşmasına neden olmuştur. Nitekim Ksenophon Giresun’un batısında yaşayan halkı ağaçtan yapılmış evlerde oturdukları için Mossynoik olarak tanımlarken o da Rize’nin güneyine düşen dağlarda yaşayan halkı ahşap evlerde oturdukları için eskiden Mossynoik olarak adlandırılan halk olduğunu düşünmüştür. Tüm Karadeniz bölgesi halkı ahşap evlerde oturduğu için bu olgunun bölgede yaşamış halkları tanımlamak için hiç de doğru bir kriter olmadığı bir gerçektir. İlk çağ yazarlarının bölgenin coğrafi şartlarından ötürü bölgeyi ve yaşayan halkları yakından tanımalarına imkan olmadığı için onlarla ilgili daha önce verilmiş bilgilere ve onlarla ilgili anlatılan hikayelere rağbet etmeleri doğaldır. Bu nedenle aktarılan bilgilerin bu anlamda bir filtreden geçirmek gerekir.




Yukarı Kolkhis olarak adlandırılan ve Trabzon’un güneydoğusunda yer alan Moskhia dağlarının üzerinde yaşayan bu halka verilen Heptakomet’ler adı Yediköy’lüler anlamındadır(56). Bu adlandırma bize Osmanlı belgelerinde bu gün Rize’ye bağlı İkizdere ilçesinin bulunduğu bölgenin Kurayiseba (Arapça Yediköyler demektir) olarak adlandırılmış olduğunu hatırlattı.

Strabon bize Heptakomet’lerin Pompeidus’un ordusunun dağlık bölgeden geçerken üç Roma bölüğünü imha ettiklerini bildirirken bu birliklerin hangi yolu izlerken bu olayın gerçekleştiğini bildirmez ama o dönemin olaylarını değerlendirerek yorumlarsak bu olay muhtemelen Pompeidus’un M.Ö. 66 da nihai yenilgiye uğrayan ve Doğu Anadolu’dan Karadeniz sahillerine oradan da Kırım’a geçen Pontos Kıralı Mithridates VI. (MÖ 121- 63 )
Yörede yaptığımız gezilerde “Ovit” kelimesinin bölgede “Arı” anlamına geldiğini ve eski çağlarda bu bölgede kaya ve ağaç kovuklarında çok sayıda yabani arı petekleri olduğu için dağa Arı Dağı anlamında Ovit Dağı dendiğini tespit ettik. Şifalı balı ile çok meşhur olan Anzer /Ballıköy’ün bu bölgede olması da dikkat çekicidir. Heptakomet’lerin Romalı askerleri saf dışı etmek için yolların üzerine bıraktıkları Deli Bal/Tutanbal ve bu baldan yiyenlerin “Baltutması” denilen yarı zehirlenme sonucu girdikleri derin uyku/koma hali bölgede bugün de bilinen bir durumdur. Uzmanlar arının çevrede bolca bulunan çiçekler arasındaki bazı zehirli türlerden aldığı polenlerle yaptığı balda bu durumun görülebileceği kanaatindedirler. Arıcılık yapanlar ise arının zehirli bitkilerden polen almadığını bilirler. Gerçekte ise baltutması denilen olay arıların bölgede ilk çağlardan bin dokuz yüz altmışlı yıllara kadar yaygın olarak tarımı yapılan ve tarih boyunca bölgedeki tekstil sanayinin temelini teşkil etmiş olan Hintkeneviri/Kendir bitkisinden aldıkları polenlerle yaptıkları baldan yiyenlerin bir müddet sonra baş dönmesi,kusma ,ishal gibi belirtilerden sonra girdikleri derin uyku ya da koma halidir.


Bütün bu verilerin ışığında Strabon’un verdiği bilgileri değerlendirirsek Heptakomet’lerin Trabzon’un doğusunda,Rize’nin güneyine düşen Moskhia Dağları üzerinde bu gün İkizdere bölgesinde yaşadıklarını söyleyebiliriz. Heptekoment’lere komşu olan Byzeres’lerden başka bu dağlara adını veren Moskhi’lerin de Kaçkar’ların batı uzantısının üzerinde ve güney yamaçlarındaki vadilerde yaşadığını söyleyebiliriz.



II


İlk çağlarda bölgeyi hakimiyeti altına almış olan Pers imparatorluğunun gücünün zirvesine çıktığı dönemlerde bölgeden vergi aldığını ve M.Ö. 480 de Yunanistan seferine çıkan Pers ordusunda bölgede yaşayan topluluklardan oluşan birlikler bulunduğunu biliyoruz(57). Fakat Ksenophon’un bölgeden geçtiği MÖ 401 yılında bölgedeki halkların hiç biri Pers imparatorluğuna bağlı değildi.

Orta Karadeniz’de Amasya,Kastamonu Sinop bölgesinde yerli halkın gücüyle bir Pers asilzadesi tarafından kurulmuş olan Pontos devleti de güçlü olduğu dönemlerde Ordu ve Giresun’un dağlık bölgelerinde yaşayan Tibaren’ler vd. toplulukları kendine bağlamış fakat Harşit Çayının doğusu ile Çoruh nehrinin denize döküldüğü yerin batısı arasında kalan bölgede yaşayan topluluklar üzerinde hakimiyet sağladığına ya da bölgeyi kontrolü altına aldığına dair tarihlerde herhangi bir kayıt yoktur. Bu dönemde Karadeniz’in doğu ve kuzey sahillerindeki Helen koloni şehirleri gibi Trabzon şehri de ticaretine serbestçe devam edebilmek için Pontos devletine vergi vermiştir.

Bütün Anadolu’yu Roma’ya karşı etrafında toplamış , 22 dil bilen ve Anadolu’nun yerli halklarından oluşan ordusundaki askerlere kendi dilleri ile hitap edebilen Büyük Mithridates V. bile Roma’nın önünden kaçıp,Doğu Anadolu’dan Kırım’a geçmek için Karadeniz’e ulaşmak isterken geçtiği bölgedeki topluluklardan geçiş izni alamamış onlarla çatışarak bölgeden geçmek zorunda kalmıştı (58).

Anadoluya hakim olan Roma Doğu Pontos denilen bölgeyi başlangıçta Deitoros (MÖ 64 - MÖ 40), Polemon gibi vasal krallarla yönetmeyi uygun bulmuştu. Fakat Part savaşlarında Trabzon, Roma’nın Doğu Anadolu’daki ordusunun önemli bir ikmal limanı olduğu için Nero(M.S. 54 -68) zamanında Roma’ya bağlanmıştı(MS 64). Vespasianus (M.S. 69 - 79) zamanında ise bölgenin vasal krallarla yönetilmesi işleminden vazgeçilerek Roma İmparatorluğunun doğu hudutları Legionlar vasıtasıyla korunmaya ve askeri garnizonların yerleştiği bölge doğrudan Roma’dan atanmış yöneticiler vasıtası ile idare edilmeye başlanmıştı.

Eski çağlardan bu yana birçok topluluk bölgeye yağma ya da sığınma amacıyla gelip yerleşmişti. Yeni gelen topluluklar kalabalık ve güçlü oldukları zaman bölgede daha önce yaşayan toplulukları bulun doğu sınırlarını emniyet altına alma politikalarına göre şekillenmeye başlamıştı. Bu durum Roma/Bizans döneminde olduğu gibi Osmanlı dönemi için de söz konusudur.

İmparatorlukların güç zaafına uğradığı ve doğu hududunda istikrarın sağlanamadığı dönemlerde ise bölgeye yerleşmeler daha çok bağımsız grupların dağların derin vadilerine sığınması ve coğrafyanın da sağladığı imkanlarla bu dağlık bölgede sığınmak zorunda kaldıkları tehlikeden korunmaya çalışması şeklinde olmuştur. Yukarıda saydığımız her iki nedenden dolayı kavimlerin göç,orduların sefer ya da büyük ticari yollarının üzerinde olmamasına rağmen çok sayıdaki grup tarih içinde bu bölgede yerleşmiş ve çoğu kez burada bulunan gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuşlardır. Tarihi kaynaklarda bu grupların gelip buralara yerleşmesine ait bilgi bulamazsak da bazen bir vadi ve vadiye yayılmış köyler , bir dağ,bir köy ya da yer ismi bazen de bir aile lakabı bize bu grupları tanıtır. Bu isimlerin yaygınlığı ise yerleşen grubun kalabalık olmasının ötesinde idari bir gücün kontrolünde iskan ettirildiklerini düşündürür.


Roma döneminde bölgede Roma hakimiyetini sağlamak için sürdürülen harekatlar, Roma topraklarının doğudan Part’ların ve Karadeniz’in kuzeyindeki Got ve Hun gibi kavimlerin akınlarından korunmasına yönelik harekatlar bölgenin nüfus yapısında değişikliklere neden olmuştur. Bu durum daha sonraki asırlarda İran’da yükselen Sasani’lerle(M.S. 3 - 7. yy) sürdürülen savaşlar da da devam etmişti.

Bölgenin asırlar boyu süren bir çekişme alanı halinde olması ile tahribat da büyük olmuş,bölgede yaşayan topluluklar bu durumdan hoşnutsuzluklarını sık sık yükselttiği isyanlarla dile getirmişti. Tarımsal kaynakların çok kısıtlı olduğu bölgede ve birkaç asırlık bir süreçte oluşmuş doğal bir denge içinde yaşayan toplulukların yıpranmasına, yer değiştirmesine ,savaş,açlık yada hastalıklar nedeni ile nüfuslarının azalmasına neden olmuştur.

Bu durum daha sonraki asırlarda da devam etmiş zamanın iki dev gücü Roma/Bizans ile İran’ın asırlar süren çekişmesi ve daha sonraki asırlarda Müslüman Arapların akınları sadece Güneydoğu Karadeniz bölgesinin değil Anadolu da yaşayan toplulukların da maddi ve manevi olarak çökmesine yok olmasına yol açmıştı. Anadolu’da topraklar ıssızlaşmış saldırılardan kaçan topluluklar sarp yerlere sığınırken hastalık ya da açlık nedeni ile kırılmış,buralara sığınan diğer gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuştu. İmparatorluğu yönetenler yıpratıcı savaşlar nedeni ile boşalan topraklara yeni gruplar yerleştirerek şenlendirme çalışmalarına girişmiş ve asırlar içinde Anadolu’nun nüfus yapısında büyük değişiklikler meydana gelmiştir.

İlk çağlarda Doğu Karadeniz bölgesinde yaşadıklarını bu döneme ait bilgi veren kaynaklardan tespit ettiğimiz toplulukların bir kısmına daha yakın döneme ait kaynaklarda rastlayamıyoruz. Bunun nedeni bu toplulukların daha yakın kaynaklarda farklı bir şekilde isimlendirilmiş olması ya da başka topluluklarla kaynaşarak daha değişik sahalara yayılmış ve yeni bir topluluk oluşturmuş olmalarıdır.

Bir kısmının ismi ise etnik bir grubun adlandırılmasının ötesinde geniş coğrafi bir bölgenin adlandırılması olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu kez bir etnik grubun ismi ile adlandırılan coğrafi bölge başka topluluklar tarafından iskan -*dilmiş olsa bile bu adlandırma daha sonraki asırlarda da devam etmektedir. Bu da konuyu araştırmak isteyenlerin çok dikkatli olmasını gerektiren bir husustur. Çünkü tarihi kaynaklarda verilen bilgilerde anılan isimler çoğu kez etnik özelliklere işaret etmenin ötesinde coğrafi anlamlarla yüklüdür.Bu duruma en uygun örnek Trabzon bölgesinde yamış olan Can/Tzan/Sanni lerdir.

Strabon’un “Ksenophon’un Makronlar diye bahsettiği halk” olarak tanımladığı Tzan/Can lar Arrianus’un verdiği bilgiye göre doğuda İyidere güneyde Gümüşhane/Canca ve Trabzon üçgeninde yaşamaktaydılar.

Roma’nın Kappadokya valisi olan ve kendisine bağlı topraklarda bir teftiş ziyaretine çıkan Arrianus imparatora yazdığı mektubunda Satala (şimdi Kelkit’e bağlı Sadak Köyü) dan Trabzon’a geliş yolu üzerinde olan bölge halkı için şunları yazıyordu:
“Ksenophon’un çok savaşcı ve Trabzonluların (Trabzon şehrinde yaşayan Hellen kolonistlerin) düşmanı diye tabir ettiği Driller bence Tzannilerdir.Bu gün dahi son derece savaşcı ve Trabzonluların Can düşmanıdırlar.Silahla donatılmış yerlerde yaşıyorlar ve kralsız bir halk.Romalılara haraç veriyorlar.Kendilerini haydutculuğa verdikleri için haraç ödemeye zahmet etmiyorlar. Fakat şimdi eğer istenirse ya görevlerini yerine getirecekler ya da köklerini kurutacağız.”(59)

MÖ 400 yıllarında iki ayrı toplum olarak gördüğümüz Makron’lar ve Driller’in yaşadıkları bölge beş altı asır sonra Arrianus tarafından Tzan/Canların yaşadığını bölge olarak tanımlanıyordu.Arrianus’un bu tanımlamayı yaparken dayandığı kriteri sadece Canların da Driller gibi Trabzon kentinde yaşayan ve bölgenin otokton halklarıyla bir alakası olmayan Hellen veya Romalı kolonistlerin can düşmanı olmaları değildir. Arrianus bu kanaatini yazarken belirtmesede biz onun Kappadokya valisi olarak çıktığı teftiş seyahatinde Satala da ki (bu gün Kelkit’e bağlı Sadak köyü) Roma legionundan Trabzon’a gelirken geçtiği bölgede edindiği izlenimlerinden de etkilenerek bu kanaate vardığını düşünüyoruz. Trabzon’un çevresindeki dağlık bölgede yaşayan Canlar sürekli isyanlarla Romanın bölgedeki hakimiyetine gölge düşürmüş ve Justinianos döneminde(527-565) ancak itaat altına alınabilmişlerdi.

Adlandırmalar sadece coğrafi bölgeye göre değil adlandırana göre de değişebiliyordu. Nitekim 11. Yüzyılda Gürcü kaynakları Bayburt’un kuzeyini Chanet olarak adlandırırken İslam ve Osmanlı kaynaklarında(60) Samsun’a kadar olan bölge Canik olarak geçiyordu. Nitekim 13.yy da İbn Bibi El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-umuri’l-Ala’iye adlı eserinde 1230 yılında Sinop’u bir baskınla ele geçirmek isteyen Trabzon Kralı I.Andronikos(1222-1235) için Canik Hükümdarı/Caniti (61) diye bahsediyordu. Aynı dönem Bizans kaynakları ise Trabzon Krallarının Laz dükleri olarak kaydediyordu.

Yine bin üç yüz ellili yıllarda Trabzon krallarının Gümüşhane-Torul bölgesinin hakimi olan Tzanites’lerin beyini devletinin hizmetine alabilmek ve ehilleştirip asimile edebilmek için Trabzon şehrine yerleştirdiğini reislerine ve aile mensuplarına idari görevler verdiğini biliyoruz(62). Aynı döneme Samsun -Ordu-Giresun bölgesindeki Türkmen beylikleri ise Canik Beyleri olarak adlandırılmaktadır(63). Samsun-Ordu bölgesindeki dağların ismi olarak karşımıza çıkan Canik Dağları, Osmanlının son asırlarında bu günkü Samsun-Ordu vilayetlerini bir idari birim olarak içine alan. Canik Sancağı adlandırmaları da bu dönemlerde kaynaklara geçen adlandırmalardan kalmıştır.

Tarihi bilgi veren kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilerden ve bölgede Canlara işaret eden Canayer(şimdi Buzluca/Araklı), Zaniki(şimdi Yiğitözü /Araklı),Canca( eski Gümüşhane) gibi isimler bırakmış olmalarından hareketle Trabzon’un güneyine ve doğusuna düşen topraklarda ,güneyde Maçka-Torul Gümüşhane doğu ve kuzeyde Of /Solaklı deresinin batı yakasından itibaren Sürmene - Yomra bölgesi olarak sınırlarını çizdiğimiz coğrafyada yaşadıklarını tespit ettiğimiz Canların çok daha batıda Samsun bölgesine isimlerini vermelerini (64) yukarıdaki kaynaklarda yer alan bilgilerden hareketle açıklamamız oldukça zor görünmektedir. Bazı araştırmacılar Canlar daha sonraki asırlarda batıya doğru hareket etmiştir gibi bir açıklama getirmeye çalışmaktaysa da bunun tarihi gerçeklerle ne kadar uyuştuğu tartışmalıdır.


Canlarla ilgili söylediklerimizi Laz adlandırması içinde söyleyebiliriz. Bizans kaynaklarının Karadeniz’in güney doğu sahillerini Laz olarak adlandırması adı geçen bölgede yaşayan halkın Laz kökenli olduğunu belirten etnik menşe ye işaret eden bir adlandırma değil sadece coğrafi bir adlandırmadır. Prokopius’un Lazika Krallığı olarak adlandırdığı devlet de bu gün Türkiye’nin Kuzey doğu sahillerinde Rize’nin ve Artvin’in sahile yakın bazı köylerinde yaşayan ve Lazca denilen bir dil konuşan Laz’ların(yakın çevrelerinin adlandırmalarına göre Mohti Laz’ların) değil,Krallığın kurulduğu topraklarda bir miktar Mohti Laz ( ya da Türkiye de yaşayan Lazlarla aynı etnik gruba dahil Laz) yaşamasına rağmen Megrel’lerin Krallığıdır. Nitekim Bizans kaynaklarında Lazika olarak geçen bu krallıktan Gürcü kaynaklarında Egrisi/Megrel Krallığı olarak bahsedilir(65). Ayrıca Lazika Krallığının sınırları hiç bir zaman bugünkü Rize ve Artvin ilimizin topraklarına kadar uzanmamış bu topraklar Roma hudutları içinde kalmıştır.

Seyyah ya da tarihçilerin dışarıdan bölgeye işaret eden açıklamalarında bölge için kullandıkları etnik kökten gelen adlandırmanın bölgenin etnik yapısını açıklamamız için yetersiz bazen de yanıltıcı olduğu şüphesizdir. Bu nedenle biz bu çalışmamızda daha yakın dönemlerde bölgeye gelip yerleşmiş ya da çoğu zaman yerleştirilmiş gruplara ait bilgileri bu açıdan sorgulamayı tercih ediyoruz.Bunu yaparken de kaynaklarda geçen yer isimlerini haritada işaretlemeyi ve anlatılan bilgileri işaretlenen bu yerin etrafına yerleştirmeyi uygun bulduk.Bir de kaynaklarda açıkca belirtilmemesine rağmen bölgede iskan etmiş guruplar var ki bunların varlığını da yine bu topluluklara işaret eden yer isimlerinden tesbit edebiliyoruz. Bölgede iskan etmiş toplulukları tesbit ederken yararlandığımız bir diger kaynak ise geçmiş dönemler de ve günümüzde kullanılan akraba isimleridir. Mikro seviyedeki bu verilerden hareketle makro seviyede önümüze konulmuş olan görüşleri sorgulama ve gerçeğe daha fazla yaklaşma şansı elde edeceğimiz şüphesizdir.

Roma hakimiyetinin sağlanmasından sonra bölgenin etnik ve idari yapısı hakkında bilgi elde ettiğimiz en önemli kaynak Roma’nın Kappadokya valisi olan Arrianus’un Periplo adlı eseridir.
Arrianus, Trabzon’dan deniz yolu ile doğuya doğru olan seyahatinde bu gün Araklı ilçesinin kenarında bulunan İssiporto/Hyssus limen /Araklı limanından ismini alan İssonehri/Karadere’den 90 stadion ( yaklaşık 17 km ) doğuda ki Of i nehri/Solaklı deresi ne işaret eder ve bu nehrin Colchi’lerin memleketin Tiannica’dan ayırdığını belirtir(66).

Rize’nin doğusuna düşen topraklarda Machelon’lar ve Eniochiler’in bulunduğundan bahseden Arrianus, Eniochilerin Kralı olan Anchilo’nun Sarayının Atina( bu gün Pazar ilçesi) 40 stadion (yaklaşık 7.600 m) uzaklıktaki Pritani’de olduğunu kaydeder(67). Bu ifade öncelikle bize Machelon’ların Rize bölgesinde Eniochi’lerin ise Pazarın doğusunda yaşadıklarını açıklar. Bu durumda da Einochi’lerin Kralının oturduğu yer olan Pritani’nin neresi olduğu sorusuna cevap aramak durumundayız ki onun verdiği bilgilere göre Pritani’nin Furtuna Deresi yakınlarında olması gerekiyor. Çünkü Arrianus bu isimi Trabzon dan doğuya doğru olan seyahatinde deltalarından geçtiği nehirleri sıralarken de veriyor. Pritani’nin aynı zamanda nehre ismini veren bir yerleşim yeri olduğu şüphesiz ve bu yerin Furtuna Deresi’nin denize kavuştuğu yerin batısındaki platonun üzerinde olması kuvvetle muhtemeldir. Bu platonun Eskitrabzon(şimdi Pazar / Hamidiye köyü) ismini taşıması ve günümüzde bile Trabzon’un eskiden burada kurulduğuna dair söylencenin yaygın olması bu yeri ilginç kılan bir başka nedendir.

Arrianus doğuya doğru seyahatinde önce Kralları Farsmane olan Zidriti’leri, Zidriti’lerden sonra Hadrianus tarafından atanan vasal Kral Malassa tarafından yönetilen Lazları,Lazlarla komşu olan ve Hadrianus’un babası sayesinde vasal Kral yapılmış olan Giuliano tarafından yönetilen Apsili’ler Apsili’lere yakın ve Hadrianus’un atadığı Vasal Kral Resmaga tarafından yönetilen Abaschi’ler,Abaschi’lerden sonra da Krallığın Hadrianus’a borçlu olan Spadaga tarafından yönetilen Sanigileri sayar ve Sebastopolis şehrinin Sannigi’lerin toprağında olduğunu belirtir(68).

Roma vasal krallarla yönetilen bu bölgenin kontrolünü Karadeniz sahilindeki Hyssus,Apsaros, Fasi/Poti, Sohum ve Pitsunda kalelerindeki garnizonları ile sağlıyor(69) ve başlangıçta bu beyliklerden vergi ve asker alıyordu. Askeri destek vermek yükümlülüğü zaman zaman Kuzey Kafkasya’dan Roma topraklarına yapılacak olan akınların önünü kesmek şeklinde oluyor ya da İran ordusu ile yapılan savaşlarda Roma ordusuna yardımcı birlikler vermeye dönüşüyordu. Bu beylikler bazen kendi aralarında bazen de bir ikisi birleşerek işgalci Roma’ya karşı mücadele ediyorlardı(70). Bu mücadelede Rion nehri civarında oturan ve Bizans kaynaklarının bazen Lazlar olarak andığı Megrel’ler diğer beyliklere üstünlük sağlayarak Roma ve Bizanslıların Lazika,Gürcülerin ise Egrisi=Megrel dedikleri krallığı kurdular. Megrel’ler bu gün Rize’nin Pazar,Ardeşen,Fındıklı,Arhavi ve Artvin’in Hopa ve Borçka ilçesinde bazı köylerde yaşayan Mohti Laz’lardan farklı bir dil konuşan ve farklı gelenekleri olan bir toplumdur .

Bizans-İran çekişmeleri arasında sıkışan ve kralları Roma tarafından taç giydirilen Lazika/Egrisi=Megrel krallığı 4. ve 5. yy da Roma ile iyi ilişkiler içindeydi .Romalılar da bu ülke ile kendileri açısından çok karlı bir ticaret yürütüyorlardı. Bu durum Justinianos(527-565) zamanına kadar sürdü. Justinianus imparatorluğun restorasyonu çalışmalarında sahildeki kalelerden başka iç kesimlere ulaşımın kontrol edilebileceği bir nokta olan Petra’da bir kale inşa ederek bölgedeki en büyük Roma garnizonunu buraya yerleştirdi. Petra’nın valisi Tsibe ve diğer yöneticileri ticarete tekel koyarak bölge halkını soymaya başlamıştı. Bu durumdan sıkıntıya düşen halk ve yöneticiler İran’dan destek alıp Romalıları ülkelerinden kovmaya karar verdiler. Fakat yardıma gelen İranlılar da Romalıları aratmadılar. İranlıların bölgeye kalıcı olarak yerleşmek için uğraştığını anlayan bölge halkı sonunda tekrar Romalılardan yardım istediler. Bölge Romalılarla İranlılar arasında bir çekişme alanı haline gelmişti(71). Bu çekişmede bölge halkı bazen iki yabancı güçten birine destek vererek diğerini cezalandırmak istiyor,bazen de bölgedeki halklardan bir kısmı İran’ı bir kısmı da Romalıları destekliyordu.

Justinianos bölgedeki hakimiyetini Hıristiyanlık yoluyla pekiştirmek istediğinden bölgedeki halkların Hıristiyanlaştırılması çalışmalarına başlamış ve halklarının çoğunluğu ile yöneticiler Hıristiyanlığa sokulmuştu. Trabzon’un doğusuna düşen topraklarda ,Lazika olarak adlandırılan Rion Nehri civarında, Abhazya’da ve Gürcistan da Hıristiyanlık 4. yy dan itibaren yayılmaya başlamıştı(72). Bölgede bu dönemlerde kurulan ve bir çoğu yerel mezhepleri temsil eden bu eski kiliseler,İran’ın bölgede hakimiyet kazandığı dönemlerde Zerdüşt dinini yerleştirme çabaları ve bölge halklarının geleneksel Putpereslik dini kurumlarının mücadelesi ile tahrip edilmişti. 6.yy da Justinianos’un bölge halklarını daha itaatli ve bağımlı hale getirmek için bölgedeki Roma garnizonlarının ve vasal kırallarla yağılan bağlaşıklık anlaşmalarının yanı sıra Hıristiyanlığı devreye sokması(73) ile bölgede kurulan yeni kiliseler ve piskoposluklar İstanbul da bulunan patrikliğe bağlanmıştı. Böylece kilise ve İncil’in ve daha sonra devletin dili olan Yunanca Roma gücüyle yayılmaya başladığı için kiliseler Rum kilisesi ve kilisenin dili olan Yunanca’da yerli dillerden birçok kelime ile zenginleşerek Rumca olarak anılmaya başlanmıştı.

Gürcistan da geleneksel putperestlik dini ve bu dinin Kurumi(74) denen rahipleri iyi örgütlenmiş ,zengin ve itibarlı bir mevkie sahip olduğu için Hıristiyanlık da kısa sürede zengin kiliselere sahip olmuş Yunanca’nın etkisinden kurtulmuş ve İncil Gürcü alfabesi ile Gürcüce’ye çevirerek Bizans dan bağımsız Gürcü kilisesi organize edilmişti(75). Daha sonraki asırlarda Abhaz kilisesi de Bizans’daki Ortodoks Patrikhaneden ayrılıp Gürcü Patrikliğine bağlanmış ve Abhaz Krallığı 10.yy ikinci yarısı ile 11.yy başlarında Bizans’ın bölgede dayandığı en büyük güç olan Rum Piskoposluklarını kapatılarak bölgede yeni Gürcü kilisesine bağlı piskoposluklar kurulmuştur(76). Bu durum Karadeniz’in doğu sahillerinde Gürcü dili ve kültürünün yayılmasına yol açmıştır.

Çoruh Nehrinin denize döküldüğü yerin batısında kalan bölge doğrudan Roma ve Bizans’ın legionlarla korunan sınırları içinde kaldığı için bu gelişmelerden etkilenmemiş hududa yakın bölgede yoğun olarak yaşayan Mohti Laz’lar dillerini koruyabilirken daha batıya doğru olan bölgede yaşayan Lazlar,Canlar ve diğer topluluklar asırlara sarkan Hıristiyanlaşma süreci içinde ve onuncu yüzyılda n sonra başlayan bir süreçte papazlar tarafından “ İncil’in dili dışında bir dilde konuşulan her kelime cehenneme gitmek için işlenen bir günah olarak hesaplanacaktır” şeklinde telkinleri ile kendi dillerini unutmaya, devletin ve bağlı oldukları kilisenin dili olan Yunancayı konuşmaya zorlanmış,özellikle bölgedeki sahil şehirlerinde ve giderek köylerde yerel dillerinden de etkilenmiş bir Yunanca konuşulmaya başlanmıştır. Bu tür uygulamalar Bizans’ın milli siyaseti idi ve bu siyaset sadece halkların dillerini değil,eski dinlerine ait inanç ve kültürlerini, Hıristiyanlığın yerel mezheplerini hatta çeşitli dönemlerde dağlık bölgenin kuzeye bakan vadilerine sığınmak zorunda kalan Ermeni inancına sahip kü lar M.S. 378 yılında Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru ilerleyip, Tunayı geçti ve 404 yılında Trakyadaki Roma topraklarını istila ettiler(78).Doğuda kalanlar ise MS 395-98 yıllarında da Kafkas geçitlerini aşarak Anadolu’ya girdi ve Bizans eyaletlerine saldırdılar. Erzurum Karasu bölgesinden Fırat’ı geçerek Malatya üzerinden Antakya ya ulaşan ve Antakyayı alan Hun akıncılarının başında Başik ve Kursik adlı iki kumandan vardı(79).Bir kısmı Suriye’yi geçip Filistin’e kadar inen ve Ankaraya yönelip tekrar Kafkasya ya yönelen Hunların bu seferi(80) bazı tarihçiler tarafından Türklerin Anadolu’ya ilk girişi olarak açıklanır(81). M.S 5.yy başlarında Kartli/Gürcüler Bizans’a karşı M.S. 370 - 470 arasında Kafkasya’nın ve Karadeniz’in kuzeyine hakim olan Hun’lardan yardım almış ve Hun askerlerinden oluşan orduları ile Romalıları ülkelerinden çıkartmak için karşı taarruza geçmişlerdi(82).

Batı’da ise Bizans 395 yılında Tuna civarındaki Hunları Hıristiyan yapmak için rahipler göndermeye başlamıştı(83).523 yılında bu cabaların sonuca ulaştığını,İncilin Hun diline çevrildiğini, bazı Hun guruplarının Hıristiyan olmaya ve Bizans ordusunda görev almaya başladığının görüyoruz .

400 yılları civarında Balkas ve Aral gölleri yöresindeki steplerde egemenlik kuran Juanjuan/Uar-Hun/Avlar’lar tarafından bulundukları Turfan vahasından 450 de batıya sürülen Sabir Türkleri de Altay-Ural dağları arasındaki düzlükte yaşayan Hun’ların arkasından bu bölgeye gelmiş olan Ogur Türklerini orta Volga bölgesine kadar batıya doğru atmıştı(84). Teşkilatlı ve yüksek bir savaş tekniğine sahip olan Sabir’lerin karşısında tutunamayan ve 463 den sonra Karadeniz’in kuzeyinde görünen Ogurlar, Kafkasyanın kuzeyinde yaşayan tüm halkları egemenlikleri altına almıştı.466 da Kafkasya üzerinden İran’a sefere çıkan ve Kuzey Doğu Anadoluya giren Ogur guruplarının yönetici boyu Sarogurlardı(85).

465-66 senesinde Bizans’a elçi gönderen Onogurlar Bizans la ittifak sağlamış ve 482 de Bizans imparatoru Zenon Ogurlardan Doğu Gotlarına karşı yardım istemişti(86). Bir kısmı tarihlerde göç ederek Karadeniz’in kuzeyi ile Doğu Avrupa’nın bir çok bölgesine yerleşmeye başlayan Ogurların arası daha sonra Bizansla arası açılmış ve 499 da Ogurlar Trakyaya sefer düzenlemişlerdi



Bu dönemde Onogur(87), Saragur/Sarıogur, Uturgur/30 Ogur, Kuturgur/9 Ogur kavimleri Kafkasların kuzeyindeki Hun bakiyeleri ile karışmışlar,bu karışmadan 482 yılında Bulgarlar(Bulgamak fiilinden karma, karışık,melez anlamında) adı meydana çıkmışt(88)ı. Aralarında Bulgarların da bulunduğu bir kısım Onogur boyu ise çok daha sonraları M.S. 680 lerde bugünkü Bulgaristan bölgesine yerleşecekti(89).
Hunlar,Uygurlar ve Avrupa Avarları Türklerin konuştuğu Türki dili konuşurken Bulgarlar bu gün Türkçe’nin Çuvaş koluna ait Türki dili konuşuyordu.Arasındaki fark birinci kolun “ z ” sesi çıkardıkları yerde ikinci kolun “ r ” sesi kullanmasıdır(90).

Onogur’ların terk ettiği bölgeye gelen ve bölgede yarım yüzyıl kadar hakim olan Sabirler/Savir/ Zavir /Subar/Suvar /Sabarlar(91) daha sonra Kafkasya-Don-Volga üçgeninde görünmüş ve 515/516 yıllarında Kafkasları geçerek Anadolu içlerine Kayseri Konya ve Ankara bölgelerine kadar uzanan akınlarda bulunmuştu. Bu olay da bazı tarihçilerimiz tarafından Türklerin Anadoluya ikinci girişi olarak tanımlanır ve Ağaçeriler(92) gibi bazı Türk unsurlarının bu akınlarda Anadoluya yerleştiği belirtilir.Bu sefer esnasında Bizans’la temasa geçen ve 527 de Perslere karşı Bizansla ittifak kuran Sabirler daha sonraki yıllarda kâh Bizans’ın kâh Perslerin tarafında yer alır(93).Bu durum 558 de Avarların karşısında kesin bir mağlubiyete uğramalarına kadar böyle devam etmiştir.

Lazika ya da Egrisi denilen krallığın Bizans ile İran arasında çekişme alanı olduğu 6.yy da(94) Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kuzeyindeki Türk kavimlerinden derlenen askerler de önemli rol oynamıştır. 555 yılında 60 bin kişilik bir ordu ile Lazika/Egrisiye yürüyen Sasani’leri orada Bizans,Megrel,Abhazların yanı sıra Hun ve Sabir’lerden oluşan birleşik bir ordu beklemekteydi(95). Ayrıca Megrelistan ile Leçkhumi sınırında Onoguris(96) adlı bir kale bulunması da daha önce Onogur’ların da bu sahada etkinlikler gösterdiğine işaret etmektedir.

Orta Asya da eski tebaaları olan Göktürklerin MS 552 de isyan ederek üç yıl içinde tüm ordularını yok edip batıya sürdüğü Avar/ Uar-Hun /Juanjuan ‘ların(97) başlattığı üçüncü göç dalgası Sabir’lerin bulundukları bölgedeki hakimiyetlerine son vermişti. Sabir’lerin bir kısmı Macarların bir kısmı da Hazarların arasına karışırken Göktürklerin baskısı ile sıkışık bir durumda kalan Avar’lar da göç yollarında karşılaştıkları pek çok kavimleri de birlikte sürüklediler. Avarların gerçek kimliğini bilmeyen Bizans tarihçileri Avarların önünde giden kavimlerine Sahte Avar adını vermişti(98).Göktürklerin sıkıştırması ile harekete geçen diğer Türk kavimleri ile birlikte kendi boy birliklerini kuran Avar’lar Karadeniz’in kuzeyinde Volga nehrinin doğusuna gelmiş ve Bizans’la temasa geçmişlerdi(99).Bu sırada Bizans imparatoru Justinianos Kutigurlara karşı Utigurları kazanmak için çaba gösteriyordu.

558 yılında Kandiş adlı bir Avar soylusunun başkanlığında ki Avar heyeti Alanlar ve Lazik yöneticilerden izin alarak Kafkasya’dan geçti ve Karadeniz üzerinden Bizans’a geldi(100). Avar heyetine başkanlık eden Kandiş ismini ya bir Avar boyu olan Kandiş’den(101) almış ya da Bizans kaynakları onu kendi adı ile değil mensup olduğu boyun adı ile kaydetmişti.

Örgüler halinde omuzlarına sarkan saçları Hun’lara benzeyen giysileri ile Bizans halkı tarafından ilgi ve merakla seyredilen Avar Heyeti Justinianos’un huzuruna çıkarak hediyeler sundu ve işbirliği önerdi. Justinianos’la Bizans’ı kuzey de barbarlarının akınlarından korumak üzere anlaşan Avar elçileri ayrıca bu iş için Bizans’tan yıllık vergi de alacaklardı. İstanbul’dan ayrılırken imparatorun muhafızlarından Valentinus da onlarla birlikte Avar ordugâhının bulunduğu Kafkas Dağlarının eteklerindeki yere gitmiş(102) Bizans’ın düşmanı olan ülkelere saldırmaları konusunda anlaşma şartlarını Avar Kağanına onaylatmıştı.

Bizans’la işbirliği içine giren Avlar’ların Bizans Kıralının teşviki ile Utigurları,Zalları,Sabirleri mağlup etmiş,Antların ülkesini yağmalamışlardı.Bir kısmı arkalarından gelen Göktürklerin baskısından kurtulmak için Karadeniz’in kuzeyinden batıya sarkarak Polonya ve Almanya’nın ortalarına kadar ilerlemiş 562 yılında aşağı Tuna havzasına yerleşerek Bizans’la komşu olmuş ve elçi göndermişlerdi(103). Bizans İmparatoru II.Justinianos (565-578) Avlar’lara ödemesi gereken vergiyi ödemeyi reddedince Bizans’a saldıran Avarlar’lar Trakya ya kadar gelmişler(104),geçtikleri bölgedeki Slav ve Bulgar Türklerine bağlı oymaklarla da savaşmış onları yenerek buyrukları altına almıştı.


Bizans’la yüzyıllar süren bir savaşa başlayan Avlar’ların bir kısım bakiyesi de Kafkasyanın kuzey bölgesinde kalmıştı. Avar’lar üzerinde çalışmış alimler Kafkaslardaki Avar bakiyesinden(105) günümüze Dağıstan Avarlarının kalabildiği belirtirken diğerlerinin Kafkasları yerli halkları arasında çok çabuk eridiklerini kaydederler.Bizas İmparatoru Justin II 577 yılında İranla savaşmak üzere Avarlardan bir bölüğünü maiyetine almış ve Anadoluya geçirerek doğu hududuna yerleştirmiştir. 620 senesinde ise Heraclios İran’a karşı savaşmak üzere Avarlar’la anlaşmış ve Doğu hududuna sevk etmişti(106) Biz bu çalışmamız çerçevesinde Doğu Karadeniz bölgesinde Uar-Hun/ Juanjuan/ Avarlar’dan iki boyun izini tespit edebildik. Bunlardan birisi Kandiş diğeri ise Zavul(107) boyudur.

Avar’ların Avrupa’ya geçmesinden yaklaşık on yıl sonra 567 de bölgede batı Göktürk orduları görülmüştü. Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan kavimleri itaat altına alan Göktürkler bölgede Ogur,Sabir ve Onogur boylarından Hazar boy birliğini kurmuşlardı (108). Ogur hükümdarı artık Göktürk hakanının adına Hazarları yönetiyordu.

Kafkasların Kuzeyinden Karadeniz’e ulaşan Göktürkler de Bizans’la temasa geçmiş 568 de Karadeniz üzerinden Bizans’a elçiler göndererek Bizans’tan öncelikle önlerinden kaçan Avar’larla olan ittifaktan vaz geçilmesini istemişlerdi(109). Daha sonra Bizans’a ulaşan elçileri ise özellikle ipekten dokunmuş hediyeler sunduktan sonra İran’a karşı işbirliği,İran tarafından kesilen tarihi ipek yolu ticaretinin Hazar Denizinin kuzeyi ve Karadeniz üzerinden bir yolla yeniden canlandırılması gibi çeşitli öneriler içeren mektuplar l bir devlet olarak ortaya çıkmışlardı. Tarihçiler Hazarların , hakim oldukları coğrafya da müttefikleri olan Bizans’ı yüzyıllar boyu kuzey steplerinden gelen barbarların ,Viking’lerin ve Rusların saldırılarından koruyan bir tampon görevi gördüğü, Kafkaslara hakim olup, Bizans’ın amansız düşmanı Sasani İmparatorluğunun yıkılmasını temin ettiğini,Arapların ilerlemesini durdurarak Doğu Avrupa’yı Karadeniz’in kuzeyinden gelecek olan Müslüman istilasından koruyarak tarihe yön verdikleri konusunda ittifak halindedirler.

Anadolu’yu ve başkentini Sasani’lerin elinden kurtarmak üzere 622 ve 627 arasında İran üzerine üç sefer düzenleyen Bizans İmparatoru Heraclius (610-641) Hazarlarla temasa geçmiş ve 627-628 de Hazar Hakanı Ziebel/Zebu (y a da Çebi Han) la görüşerek ona kızı Eudocia yı vermeyi vaat ederek aldığı destekle bu savaştan galip çıkmıştı(112). Bizans’ın müttefiki olarak 40.000 kişilik bir ordu ile İran’a saldırılar düzenleyen Hazarlar, bu seferleri ile Sasani’lerin yıkılmasına neden olmuştu. Bryer ve Winfield Heraclius’un 627-28 kışını Karadere’nin batısında ve Araklı burnunun sırtında ki Sousormanıa /Sürmene (şimdi Canayer/Buzluca) kalesinde geçirdiğini, Lazika’dan gemilerle gelen Hazar Hakanı Ziebel/ Zebu/Çebi Han’la burada görüştüğünü belirtirken İyidere’nin denize döküldüğü yerin hemen doğusundaki Hazar yer isminin bu olayla ilgili olduğu kanaatindedirler(113). Aynı bölgede Of ilçesine bağlı Hazerkozan(şimdi İkidere) köyü vardır. Ayrıca Araklı ya bağlı Ayvadere (Aho) köyünün bir mahallesinin adı da Hazer dir. Ayrıca Of da ki Eşkenaz /İşkenaz/Aşkenaz (şimdi Kirazköy) köy isminin de Hazarlarla ilgili olduğunu sanıyoruz.

Çağın üç büyük imparatorluğundan biri olan Hazarlar aynı şekilde Müslüman Arapları da durdurarak Bizans’ı ve Hıristiyan dünyasını kurtarmıştır(114). Bu olaylardan sonra Hazarlar Bizans sarayını etkilemiş Bizans İmparatoru V.Kostantinos (741-775) bir Hazar Prensi ile evlenmiş ve bu evlilikten doğan oğlu IV.Leon / Hazar Leon(775-780) daha sonra tahta çıkmıştır(115). M.S 740 de Hazar Kağanının ve Komutanlarının Yahudi dinine girerek bu dini Hazarların resmi dini haline getirmesi(116) bu tarihten sonradır. Döneme ait bilgi veren tarihçileri hayrete düşüren bu olayla Hazarlar Hıristiyan ve İslam dini temsilcilerinin asimilasyon çalışmalarına karşı kitabi dinlerin üçüncüsü ve en eskisinin benimseyerek kendi kimliklerini korumak istemişlerdir.

Kafkasya’nın kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan Sabir’ler,Saragur’lar,Samandar’lar,Balancar’lar gibi kabileleri hakimiyetleri altına alarak (117) Hazar kimliği içinde eriten Hazarlara karşı direnebilenler o tarihlerde oldukça güçlü olan Bulgar Türkleri idi(118). 641 yılında Bulgarları yenen Hazarlar onları ikiye ayırmış bir bölümü batıya göçüp Tuna Boylarına yerleşirken, bir bölümü de kuzeydoğuya Volga boylarına çıkarak Hazar egemenliği altında yaşamaya başlamışlardı(119). Tuna boylarına yerleşen Bulgarlar burada Islav kitleleri ile birleşerek Bizans ile mücadeleye girişmiş ve devletlerini kurmuştu.

Bizans ordusu tarafından 530 da mağlup edilen Bulgar Türklerinden bir kısmı Anadolu’ya geçirilmiş,Trabzon (120) Çoruh,Yukarı Fırat ve Doğu Karadeniz bölgesindeki garnizonlara asker olarak yerleştirilmiştir(121). Fatih’in Trabzon’u almak üzere gelirken aştığı Bulgar Dağının ismi bu zamandan kalmıştır. Bizans’ın bundan iki asır sonra 755 de Müslüman Araplarla savaşmak üzere Tohma ve Ceyhan bölgelerine ikinci bir Bulgar Türk’ü iskan eden Bizans’ın ileriki asırlarda da Hıristiyanlaştırarak askeri hizmete aldığı Bulgarları Kappadokya bölgesine yerleştirdiğini(122) ve 1X.yy kadar Balkanlarda kalan Bulgar Türklerinin Slavlaşmasının tamamlandığını(123) biliyoruz.

M.S. 7.yüzyılın ortalarından 9. yüzyıla kadar Hazar İmparatorluğuna bağlı olarak yaşayan ve Hazarlar adına Slavlar,Finler ve bulundukları bölgenin kuzeyinde kalan kabilelerden vergi alan(124) Onogurların bir boyu olan Macarlar(125) , Oğuzların baskısı ile harekete geçen Peçeneklerin saldırısına uğramış ve batıya kaymışlardı. VI.yüzyılın başlangıcında Sabir’lerin yayılışı esnasında Sabir boy birliğine tabi olan ve 830 da büyük kısmı Don ile Dinyeper nehirleri arasında yerleşen Macarlar, Bulgarları yerinden sürmüş fakat arkalarından devam eden saldırılar nedeniyle 896 da Karpatlar’ı aşarak bu günkü vatanlarına göçmüşlerdi(126).Macar halkı Hunlarla aynı soydan geldiklerini kabul ettikleri gibi batı ve Bizans kaynakları da Macarlar’dan Ungi-Huni olarak bahseder(127).

Ural dağlarının güneyindeki anayurtlarından Sabirler tarafından sürülen Macarlar 460-65 yılarında Karadenizin kuzeyindeki topraklara inmişler Kafkas Dağlaı ile Kuban nehri arasındaki bölgelerde Onogur,Utigur ve Bulgarlarla birlikte 830 lara kadar yaşamışlardı.Bu günkü yurtlarına göçtükleri zaman Hazarların kendilerine verdiği Kral (Arpad sülalesi) yönetiminde (128) aralarına karışmış Hazar Peçenek,Kuman boyları ile güçlü bir devlet kuran Macarlar daha sonra Katolik misyonerlerin faaliyetleri ile Katolik Hıristiyan olmuş fakat Macar kimliklerini muhafaza etmişlerdi. Komşuları olan Tuna Bulgarları ise kurdukları devlete adlarını verirken Ortodoks Hıristiyanlığı kabul edip tebası olan slav kitleleri arasında erimiş Slavlaşıp IX . yy da milli kimlikleri ile Türkçe olan dillerini kaybetmişti.

Hazarlardan bahseden Türk kaynakları onları Kasar diye anar. Ayrıca Uygurlar arasında Kasar adlı bir boy bulunur. Batıya çekilen Macarlara bazı Hazar boylarının ya da Kasar boyunun katılmış olduğunu görüyoruz(129). Hazar Devleti içinde çıkan isyana katılan ve Macarlarla birlikte Macaristan’a yerleşen boylar arasında Kasarlardan başka Kabar boyu(130) ve eski Türk Kaliz kavminin kalıntıları da bulunuyordu(131). İyi birer asker ve iyi bir tüccar olmaları ile tanınan Kaliz Türklerinin de bir kısmı güney Macaristan’a yerleşmiştir. Kasarları,Kabarları ve Kalisleri Macarlarla beraber sadece Doğu Avrupa da değil Doğu Karadeniz bölgesinde de görürüz.


Bizans kuzeyden gelebilecek saldırıları Hazar Krallığı ile işbirliği sayesinde göğüsleyebiliyordu. Fakat Peçeneklerin Hazar Krallığının batı topraklarında faaliyet gösterip Macarları batıya sürmesi Bizans’ın savunma kalkanının delinmesine yol açmıştı. 860 yılında iki yüz kadar gemiyle Dinyeper’den aşağı inen Ruslar Karadeniz’i geçmiş boğazın kıyılarındaki manastır ve köyleri yağmalayarak Bizans’ı kuşatmış sonra da geri çekilmişlerdi(132).

Bizans kuzeyli kabilelerden ve Ruslardan korunmak için onlarla ilişkilerini geliştirmeyi uygun gördü. Bir dizi savaş ve barıştan sonra onlardan paralı askerler alarak ilişkilerini geliştirdi. Fakat onlar üzerinde daha fazla kontrol sağlamanın tek yolu onları Hıristiyanlaştırmak ve Bizans’ın dini nüfus alanının içine almaktı. Daha önce Hazarları Hıristiyan yapmak için görevlendirilen misyoner Aziz Kril (St.Cyril) bu defa Rusları Hıristiyanlaştırmak için görevlendirilmişti(133). Balkanlardaki Slavları Hıristiyanlaştırarak slavların azizi olan Aziz Kril, Hazarlar üzerinde pek etkili olamamıştı(134). Çünkü Hazarlar Yahudi dinine girmişti. Hazarları konu alan araştırmacılar İslam ve Hıristiyan dünyası arasındaki İmparatorluklarını bu iki eritici güç arasında muhafaza edebilmek için Hazarların Yahudi dinini seçtikleri konusunda hem fikirdirler. Slavların havarisi ve Rusların kullandığı Kril Alfabesinin mucidi olan Aziz Kril’in başlattığı çalışmalar bir asır içinde tam neticeye ulaşmış ve Rusların tamamına yakını Ortodoks Hıristiyanlığı benimsemişlerdi .

Tuna Bulgarları ile birleşerek Macarların üzerine sefer yapan ve daha sonra birbirleri ile anlaşamayan ve iki gruba bölünen Peçeneklerin ilk grubu 1050 lerde Tunayı geçti ve Bizans’a sığınarak Hıristiyan oldular.1071’de Malazgirt meydan muharebesinde Bizans ordusunda bulunan Hıristiyanlaşmış Peçenek ve Uz birliklerinin bir kısmı , dilleri ve kıyafetleri kendileri gibi Oğuz soyu Selçuklu ordusunu görünce Bizans saflarını terk ederek Selçuklu saflarına katılmıştı(135). 1091 de İzmir Beyi Çaka Bey’in Avrupa taraflarındaki Peçeneklerle temasa geçerek ittifak sağlaması ve Peçeneklerin Bizans üzerine yürümesi(136) esnasında, iki asır önce Bulgarları Macarlara daha sonra da Macarları Peçeneklere kırdıran Bizans yine aynı siyaseti devreye sokarak Kumanları yardıma çağırdı. Edirne yakınlarında Peçeneklere öldürücü bir darbe vuran Kumanlar buradan Macaristan istilasına giderken,Bizans’a yenilen ikinci grubun bakiyeleri de daha sonra Hıristiyan olarak Bizans’ın hizmetine girdiler.

Peçeneklerin dağılması ile önleri açılan Uzlar(137) ise XI.yy ortalarında Don ve Dnyeper nehirleri Oğuz/Guz/ Uz (Rus kaynaklarında Tork) oymakları yaşıyordu., Oğuz/Guz/Uzların sıkıştırması ile topraklarından ayrılan Peçenekler Hazar ülkesine yerleşmek istediler ama Hazarlar buna izin vermeyip onları batıya sürdü, XI.yy da Rusların kuzeyden Uzların da doğudan sıkıştırdığı Peçeneklerin Don nehrini geçerek Macarların topraklarına girmesi ile ve Macarlar daha batıya, bu günkü vatanlarına göçtüler. Bu son göçte Macarlar da Bulgarları yerlerinden etti ve arka arkaya devam eden bu kavimler göçünde bu günkü Orta Avrupa haritasını oluşturan milletler şekillenmeye başladı.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız olaylar doğrudan Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesi ile alakalı değilmiş gibi görünüyor fakat milattan önceki asırlarda gördüğümüz ve milattan sonraki asırlarda gerçekleşen olaylarda da görebileceğimiz gibi Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda (Bizans kaynaklarına göre Kuzey İmparatorluğunda) gerçekleşen bu olaylar Orta Avrupa ve Balkanları olduğu gibi Karadeniz’in güneydoğusunu da etkilemiştir. Bu açıdan baktığımız zaman arkadan gelenlerin sıkıştırması ile meydana gelen kavimler göçü ve Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde devletler kurmuş Türk Kavimlerinin ,Doğu Avrupa ve Balkanlardaki bu günkü toplumların oluşmasına katkıda bulunduğu gibi, Kafkaslar Kuzey Doğu Anadolu bölgesinde de günümüze ulaşan toplumun oluşmasına etkide bulunduğunu görüyoruz.

Kuzey Doğu Anadolu dağlarının kıvrımları ve birbirinden tecrit olmuş küçük vadileri çok eskilerde buralara vurulan bu anlamdaki damgaları günümüze ulaştırmada doğal bir koruyucu olmuştur. Doğu Karadeniz bölgesinde bu kavimlere ve onları oluşturan boy ve oymaklara ait isimlere sadece yer adı olarak değil Tıpkı Kolat ve Saka adında olduğu gibi geleneksel ve yaygın olarak taşınılan aile adı olarak rastlamak mümkündür. Mevcut bilgileri gözden geçirdiğimiz zaman sözü edilen unsurların hemen hepsine ait bir bakiyenin şu ya da bu yolla gelerek Doğu Karadeniz Bölgesine yerleşmiş olduğunu bölgedeki yer adlarından ve eskiden beri devam edip gelen aile adlarından anlıyoruz.

Yer isimlerinin tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılması yaygın olan bir durumdur. Biz bu çalışmamızda yer isimlerine bazı eski ve büyük aile isimlerini de ilave ettik. Bunu yaparken konunun dağılmaması için sadece tarihi kaynaklara geçmiş olan büyük boyların isimlerinden örnekler vermeyi ve bu isimlerin aileler tarafından geçmiş yüzyıllardan bu yana geleneksel olarak kullanılmakta olmasına dikkat ettik. İsimlerini zikrettiğimiz aileler kök aile konumundadır. İleride vereceğimizYavuz Sultan Selim’in Doğu Anadolu’yu fethinden sonra Elazığ’dan gelerek Rize Kanboz/Musadağı ile Ortaköy’e yerleşmiş ve buradan tekrar çevre vilayetlere yayılmış olan son dönemlerde tesbit edebildiğimiz kadarı ile Terzioğulları,Gezoğulları, Kandemiroğulları, Köseoğulları gibi büyük ailelere bölünmüş Harputoğulları/Harputlular kök ailesi örneğinde olduğu gibi metinde sadece kök aile adları verilecektir. Bizden önce de birçok araştırmacı tarafından kullanılan bu yöntemi uygularken sıraladığımız örnekleri bölgede Ortaçağ boyunca değişerek oluşan toplumun etnik yapısının genel çerçevesini çizmemiz için yeterli olması derecesinde sınırlı tuttuk.

Karadeniz’in Kuzeyindeki kavimlere ait tarihi bilgi veren eserlerin yanı sıra L.Rasony,Nemeth,K. Czegledy gibi Macar alimlerinin eserlerinde Karadeniz’in kuzeyine devlet kurmuş bu kavimlere ait unsurların Macaristan’a vurdukları damgalara , bu gruplara ait boy ve oymak ya da şahıs isimleri ve bu isimlerden kaynaklanan Macaristan’daki yer isimlerine ait geniş bilgiler vardır. Bu eserlerde Macaristan’da yerleşerek iz bıraktığı belirtilen boy ve oymakların isimlerlerinden kaynaklanan yer ve aile isimlerine aynı zamanda Doğu Karadeniz Bölgesinde rastlanması bir tesadüf değildir. Zira her iki coğrafyada da bu gün yaşayan toplumların oluşmasında Karadeniz’in Kuzeyinde devlet kurarak faaliyet göstermiş kavimler çok önemli etkiler yapmıştır.

Bu etkilerin izlerini öncelikle yer isimleri ile tespit edebiliyoruz. Bölgede Kuzey İmparatorluğunun kavimlerini hatırlatan yer isimlerin varlığı bu kavimlerin etkisini tespit etmemize imkan verdiği kadar yaygınlığı da etkinin derecesini ölçmemiz açısından önemlidir. Bizim yer ya da aile ismi olarak yaptığımız tespitler hiç şüphesiz dil,halk inançları vb gibi konularda yapılacak araştırmalarla daha da zenginleştirilebilir.


Bu yöntemi izleyerek bölgenin tarihi topografyasını incelerken elde ettiğimiz verileri değerlendirdiğimiz zaman Hunar (şimdi Aktaş köyü/Pazar ) , Nefsihundezler /Hayrat , Hundezhumrukkapan/Hayrat , Hundezarsenli/Hayrat , Hundeztapanos (şimdi Topraklı/Hayrat) , Hunut Dağı/İspir , Hunut Deresi/İspir ve Hunut Nahiyesi/İspir , Hüngimek(138) Deresi/Hungimek Dağı Yusufeli-Kılıçkaya , Aşağı Hüngemek (şimdi Dokumacılar/Kılıçkaya ) ve Yukarı Hüngemek (şimdi Yüncüler/Kılıçkaya) , Hunzi (Makrandos/Kutlular köyünün bir mahallesi/Sürmene) gibi yer isimleri bize bölgede Hun varlığının izlerini gösterdiği gibi Borçka’da ki Avana , Araklı’ya bağlı Avanos (şimdi Yıldızlı) köy isimleri de Avar varlığını gösterir.

Ayrıca bu çalışmamız esnasında tespit edebildiğimiz kadarı ile Rize’nin Çayeli ilçesine bağlı Çeçeva/Haremtepe köyünde Avar boyu olan Kandiş adını kök aile adı olarak taşıyan aileler yaşamaktadır. Yine Zavuli boyundan ismini alan Sürmene’nin Zavuli/Zavli (şimdi Muratlı) , Araklı’nın Kadavul/Kazavul (şimdi Özgen) köy isimleri de bölgede Avarlardan tarih içinde süzülüp gelmiş izlerdir.

515/516 yıllarında Anadolu içlerine bir akın düzenleyen Sabirlerden bir bölüğün Elazığ-Maraş bölgelerinde yerleştiğini kaynaklar zikretmektedir. Gümüşhane Torul bölgesinde Sabir/ Sabiroğlu adını taşıyan ailelerin varlığından Sabirlerin bu bölgeye de yerleşmiş olduklarının anlıyoruz. Ayrıca Maçka’ya bağlı Zavera / şimdi Dikkaya ,köy ismi de Sabir/ Savir(139) Sabirlerle ilgilidir.

Bizans’ın hezimete uğrattıktan sonra hizmetine alıp Doğu Karadeniz bölgesine yerleştirdiği Bulgarlardan ise günümüze Osmanlı kroniklerinde Fatihin Trabzon’u almak için geldiği esnada yaya olarak aştığı Bulgar Dağının yanı sıra , bir Bulgar boyu olan Horto/Hortu ismi ulaşmıştır(140). Maçka ilçe merkezinin hemen güneyinde dik bir şekilde yükselen ve Değirmenderesi vadisinin güneyini emniyet altına alan sırtlara yayılmış Hortokopuzir (Aşağıhortokop/şimdi Kozağaç) , Hortokopuvasat (Ortahortokop şimdi Ortaköy) ve Hortokopubala (Yukarıhortokop şimdi Yukarıköy ) ve Trabzon’un güneyinde Kılathortokop (şimdi İncesu/Trabzon) , Rize’deki Hortoz (şimdi Fenerköy) ile İspirdeki Hortik Deresi ve Hortik köyü isimleri bölgeye yerleşmiş Bulgar Türklerinin Horto oymağından kalmıştır. X. yüzyılda İdil boylarındaki Bulgarların ülkesine bir seyahat yapan Arap seyyah İbn Fadlan Bulgar şehrinin yanında bir da Savan Şehri/halkından bahsetmettedir. Bu isme biz Of a bağlı Savan (şimdi Darılı köyü) olarak rastlıyoruz.


Macarlara işaret eden yer adları ise Macara (şimdi Alınyayla/Torul) , Maçur (Harmanözü/Bayburt) , Macaroğlu (şimdi Çandırçalış/Giresun) , Macera (şimdi Gökcebel/Akcabat) , Mucura(şimdi Doğanköy/Düzköy/Akçabat) , Macarlı (Akcabat/ Kuruçam köyünün mahallesi) , Macara (Vakfıkebir) , Macareltakışlağı (Şavşat) ,Macarlı Deresi/Yusufeli, Macur (şimdi Duruçay/Demirkent - Yusufeli),Macera ve Macarlı yaylaları (Giresun Espiye ) , Macarmiç (Sürmene -Oylum köyünün mezrası) ve Macar( Sürmene Çarşı Mahallesi Ağulot sokağının güney yönünde ve devamındaki sırt) gibi yer adlarıdır.

Bölgede Macarlarla birlikte adını zikrettiğimiz ve günümüzde Macaristanda yaşayan iki önemli boy olan Kabar ve Kasarlar ile Kaliz Türklerine işaret eden isimler de vardır. Murgul da ki Kabarcet Dağ, bölge ve Köy (şimdi Kabaca) ismi de Macaristan’a yerleşmiş ve Macaristan da baş kabile olmuş Kumanların Kabar boyundan gelmektedir. Ayrıca Rize bölgesinde Kasar kök adı taşıyan aileler vardır. Macarlarla birlikte bu günkü Macaristan da bulunan bir başka Türk kavmi olan Kalisler’i ise bölgede Sürmene - Köprübaşına bağlı Kalis (şimdi Konuklu ) ve Bayburt merkeze bağlı Kaliskayar (şimdi Kabaçayır) köyleri ile hatırlıyoruz. Gaspar ismi de Macarca’dır ve bölgede Gasparoğlu aile adı olarak rastlanır. Çamlıhemşin’in Dik Varoş, Düz Varoş ve Çat(Macarca yazılışı Csat= Macarlara Peçeneklerden geçmiş iki derenin kavuştuğu ıslak yer anlamında bir kelime) köyleri ise bölgede Macarca olan yer adlarından tespit edebildiklerimizdir. Rasony Çat isminin Macarca ya , Macarlarla birlikte kaynaşan Peçenek gruplarından geçtiği kanaatindedir(141).



Giresun’un Uzgur köyü(142) , Giresun’un Melikli köyünün Uzgara Mahallesi , Arsin’in Uz (şimdi Oğuz) ,Yomra’nın Uzmesahor (şimdi Özdil) , Akçabat’ın Guzari (şimdi Benlitaş Mahallesi/Adacı Beldesi) , Guz (Akçabat Cevizli Köyünün bir mahallesi) , Kuz(Hunut-İspir) , Kuzcaköy (Çanakçı) , Çatalkara Guz(şimdi Çatak/Görele) . Kuzköy( şimdi Kozköy/Doğankent) , Sürmene Yazıoba köyünün Uz Mezrası ise Uzların bölgeye vurduğu bir damgadır. Trabzon bölgesinde Uz/Guz/Oğuz kelimesi Soğuk,kuzey,vahşi anlamı yüklenmiştir.

Oğuz/Guz/Uz yerler/yerleri = Kuzey ve soğuk bölgeler
Oğuz/Guz/Uz /insanlar =Vahşi ,gaddar ve zalim insanlar

Kelimenin bu anlamı yüklenmesi, Uz’ların Karadeniz’in kuzeyinden bölgeye gelmeden önce Kuman oymaklarının kuzeyinde yaşaması ve Uzların Ruslarla birlikte Kumanların dirliğinin bozulmasına ve dağılmasına sebep olan akınları ile ilişkili olsa gerekir. Kumanlar Karadeniz’in kuzeyindeki yaşantılarında edindikleri intibalarını Kuzey Doğu Anadolu ya yerleştikleri dönemde de korumuş ve bu bölgedeki yaşantılarında da bu kelimeleri Karadeniz’in kuzeyinde ki yurtlarında yükledikleri anlamlarla kullanmışlardır.

Bu gün Çaykara ilçesine bağlı bölgeye ait Osmanlı dönemine ait kayıtlarda Nefs-i Paçan (bu gün Maraşlı köyü) , Mezra-i Paçan (şimdi Taşgedik köyü) , Paçan Vahtanç(şimdi Koldere köyü) , Şinek Paçan (şimdi Ataköy Belediyesinin mahallesi) ise Peçenekleri hatırlatan köy isimleridir. Bizans İmparatoru Kostantinos Porphyropennetos (913-959) tarafından yazılan De Administrando İmperio (İmparatorluk Yönetimi Hakkında) adlı eserinde kaydettiği 8 Peçenek boyundan biri(143) Başbuğları Yazı olan ve Aşağı Tuna bölgesinde yaşadığı belirtilen Kapanlardır(144). Bu isime bölgede Karakaban Dağı , Hundezhumrukkapan (şimdi Hayrat ilçesine bağlı) , Kapan Mahallesi (Çanakçı/Giresun) şeklinde yer ismi olarak ve ayrıca Kapan/Gaban , Kapanlar/Gabanlar aile ismi olarak rastlıyoruz. Ayrıca Sürmene Araklı Arsin bölgelerinde rastlanan Çabanlar/Çapanlar aile ismi ile Araklı’ya bağlı Çapanlı köyü ile Gümüşhane’nin Çapans köy isimlerinin daha önce Trabzon’a komşu olan Çobanlı Türkleri ile ilgili olabileceğini düşünmekle beraber en azından Çapanlar aile adı ile bir Peçenek boyu olan Çaban/Çapan kabilesi ile ilgili olabileceğini düşünüyorum.

Rasony Peçenek topraklarında sınırlı olarak geçen ve Peçenek Oymaklarından biri olarak ortaya çıkan Mak adının geniş anlamıyla Kumanlardan önceye ait hatta Uz menşeli ve Uz kabile adına ait olabileceğini belirterek Mak adından gelen Macaristan da ki Makut (Maklar anlamında) Maksa ve Makfalva gibi yer isimlerine işaret eder(145). Peçenekler arasında da mevcut fakat Uz menşeli olan Maklara işaret eden yer adlarına Doğu Karadeniz Bölgesinde rastlıyoruz. Makavla (şimdi Petekli/Sürmene) , Makrandos (Maklı anlamında şimdi Kutlular mahallesi /Çamburnu/Sürmene) , Makhtila( şimdi Karatepe /Araklı) , Kalcıya maa Mağlavita(şimdi Toklu köyü/Trabzon) , (Makonoboz (şimdi Sağrı/Tonya) , Makrinamoz( şimdi Kaleköy/Vakfıkebir) , Makriyon (şimdi Üstürkiye/Akçabat), Makdanos Mahallesi (Soğanlı /Çaykara) , Makur (Çaykara) ,Holomakdanos (şimdi Ormancık/Dernek) , Baltacımakdanoz (Of) , Kırınta Makidanos (şimdi Dağalan/Of) , Maksofa ( şimdi Yaydemir /Gümüşhane) , Makroni (şimdi Kalkanlı/Zigana’nın bir mahallesi /Torul) , Makavit(Torul) Mağaloz/Makaloz (şimdi Tersane/Rize) , Mağloz (şimdi Camidağı / Rize) , Makrebudam (İncesu/Çayeli) Makrevis ( Çamlıhemşin) , Makaliskirt (Dikkaya/Çamlıhemşin) , Makriyal (bugün Kemalpaşa) , Makret (Borçka) , Makadet Mahallesi (Erkinis/Demirkent-Yusufeli) , Makhadet Mahallesi (Yusufeli Sarıgöl Yüksekoba köyü İkizkavak Mahallesi) , Makans Mezrası (Hunut/İspir) olarak rastlıyoruz.

Ayrıca bugün Hayrat ilçesinden geçen Maki deresi ve bu civardaki Makiifteryalı (şimdi Pınarca/Hayrat) , Makiyalavas (şimdi Dereyurt/Hayrat) , Makitoromanlı (şimdi Taflancık/Hayrat) köylerinin isimlerinin de Maklarla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu köylerin yakınında Alanomakot , Baltacımakdanoz , Makdanoz ( Maklı anlamında -şimdi Kazançlı köyü/Of) , Makhdanbaz köyleri vardır.

Yeri gelmişken değinecek olduğumuz yer isimlerinden bir tanesi de Çik’lere işaret eden yer isimleridir.
Strabon Trabzon bölgesinde bir yerde Zygopolis(146) kentinden bahseder .Gümüşhane yolunun dağları aştığı bölgenin adının Zigana Dağları ve geçidi olması ve bu dağların güney yamacında Zigana (şimdi Kalkanlı/Torul) köyünün bulunması bize Zygopolis’in de bu bölgede olabileceğini düşündürmüştü. Yunanca da “Ç” sesi olmadığı için “Z “ ile yazılan bu isim ile ilgili çalışma yaparken eski kaynaklarda Abhazya’nın kuzey batısında Karadeniz kıyılarında gösterilen Zyghet/Zygya/Çikhet (Çik ülkesi anlamında) (147)ismi dikkatimizi çekti. Bazı araştırmacılar işaret edilen bu yerden dolayı Çik’lerin Adıgeylerin ataları(148) olabileceğini yazıyorlar. Bu bölgeye Çik ülkesi isminin burada ismin verildiği dönemde oturan bir halka izafeten verilmiş olduğu muhakkak. Fakat kaynaklarda bu halkın bu bölgeye ne zaman ve nasıl geldiğine işaret eden tatmin edici bir bilgi elde edemedik

Çik’lerle ilgili araştırmalarımızı sürdürürken eserlerinden çokça yararlandığımız Macar alimi Rasonyi
nin Tuna Köprüleri adlı eserinde ,Türklerin sınırındaki Köymen dağlarında oturan Çik kavminin eski Türk kitabelerinde geçtiğini,Uygurca da Çik-tutuk ( askeri vali/ yönetici Çik anlamında) ifadenin görüldüğünü, erken dönem Uygurlarında Çik-bilge diye adlandırılan bir rütbe bulunduğunu, bu gün Sovyet atlasında Altay dağlarının kuzey batısında bulunan Novisibirsk havalisinde Çik köyünün,Ob nehir sisteminin bir kolu olarak Çik nehrinin işaretlendiğini belirtirken,Türkmenlerin Göklen kabilesinin bir alt sınıfının Çik adını taşıdığını,Başkırt toprağında da Çik adlı bir dere Türkiye de ise Çikhasan adlı bir köy varlığını(149) kaydettiğini gördük.

Tez kitabesinde tahta çıkan Uygur Kağanını Çiklerin büyük kağanı olarak anması 750 yılında Çiklere karşı düzenlenen seferde Uygurların Çikleri hakimiyet altına aldığını göstermektedir.
Ayrıca Çik adına Orhun yazıtlarından Bilge Kağan yazıtında da rastlanır. Anıtın doğu yüzünde“ Yirmi altı yaşımda Çik halkı Kırgızlarla birlikte (bize) düşman oldu. Yenisey (nehrini) geçerek Çiklere doğru sefer ettim.(Onlarla)Örpen de savaştım. Askerlerini mızrakladım. Az halkını zapt ettim,bağımlı kıldım.” Şeklinde bir ifade vardır(150). Ayrıca Kuzey Moğolistanda bulunan ve 8.yy ait olduğu sanılan Şin-Usus yazıtının doğu yüzünde ” .. dokuzuncu günde ordu ile yürüdüm Tutuk’un kumandasında Çiklere karşı Biayı(bin kişiyi) gönderdim.” Ve kuzey tarafında “Çik kavmini Binam süregeldi...Hududu orada tayin ettim. Çik kavmine tutuk verdim. İşbaralar,Tarkanlar tayin ettim.” ifadeleri vardır(151). Burada bahsi geçen Çik’ler Karluk’ların alt grubundandır(151). Tarihçiler onları Çigil = Çik + il Türkleri olarak kabul eder(152). Bazı tarihçiler Çikler’i 10.asırda görülen Kimeklerin atası ve Kıpçak/Kuman boyları arasında gösterir(153). Türk boy veya oymaklarının tarihi gelişmesi sürecinde,dahil olunan boy birliğinin dağılması ile o ittifakı oluşturan boyların tamamen ortadan kalkmayıp ,oluşturulan devlet yıkılınca dağılan boyların kısmen ya da tamamen yeni bir boy ittifakı içinde ve yeni ittifakı oluşturup adını veren hakim boyun alt grubunda yer aldığını göz önüne alarak bu ihtimali de kabul edilebilir olarak görüyoruz.

Trabzon’un hemen güneyinde yükselen Karluk Tepesi ve bu tepeyi çevreleyen Karlukhozemiya (şimdi Akkaya/Trabzon) , Nefsikarluk (şimdi Karlık/Trabzon) , Karlukşumeyra (şimdi Karakaya/Trabzon) köyleri bize Karluklar(154) dan da bir grubun Trabzon yöresine yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Rasony Türklerde görülen Zagor adının da Karluk-Bulak menşeli olduğunu belirtir(155). Akçabat’ın Osmanlı dönemine ait belgelerinde bir Zagorya köyü vardır. Rosonyi’in Karluk menşeli olduğunu belirttiği bu isim de bölgeye yerleştirilen Karluk’lar dan kalmış olsa gerekir.

Yer isimlerinden bölgede yerleştiklerini anladığımız Çik ve Karluk Türklerinin Trabzon bölgesine ne zaman geldiğini kesin olarak tespit edemedik fakat Çikler’e işaret eden yer isimlerine bakarak Çiklerin Doğu Karadeniz Bölgesinde Karmuklular’a göre daha yaygın olarak yerleştiğini söyleyebiliriz.

Değirmenderesi vadisine bağlanan Ziganoy/Çiganoy Vadisi , Çağlayan bucağına bağlı Çikanoy , Çiganoy Sovri (şimdi Yanyamaç) , Maçka Esiroğlu bucağına bağlı Çiganoy Mesahor , Vakfıkebir de ki Çikatos (şimdi Karatepe) , Sürmene’deki Çikoli (şimdi Yokuşbaşı) , Çikaron (şimdi Ortaköy’ün bir mahallesi)) , Of-Dernek’e bağlı Dağeteği (Çorukh) köyünün Çikaron mahallesi Trabzon da Çiklerle ilgili yer isimleridir. Ayrıca Trabzon sancağına ait Tapu Tahrir Defterlerinde Rize’nin en büyük köylerinden birinin adı Çıkara’dır. Günümüzde Rize de ki Çiklenar (şimdi Sarayköy) , Aytanoz Çikara (şimdi Bozuk Kal’a) , Çayeli’ndeki Çikaron (şimdi Yamaçköy) , Güneysu İslahiye deki Çiklaramoz , Fındıklı’daki Çikulit (şimdi Aslandere) , Pazar’daki Çiketüre (şimdi Boğazlı) , Arhavide ki Çukalvat (şimdi Kestane alan) , Artvin Macahel de ki Çikavit-i Ulya ve Çikavit-i sufla ve Çikunet (şimdi Gürcistan topraklarında) , Artvin Karçal Dağının güney yamaçlarında Çikunet Yaylası , Ardanuç Ziklovan ya da Ziklolet Yusufeli Demirkent bucağına bağlı Ziğlispir (şimdi Zeytincik) , Sarıgöl’de ki Zikapor (şimdi Taşkıran) , Şavşat Veliköy Bucağına bağlı Çikta (şimdi Akdamla) , İspir’de Ziksor gibi yer isimleri bize Çiklerin Doğu Karadeniz bölgesindeki yayılışını açıklar.


Karadeniz’in kuzeyinde daha sonra ortaya çıkan bir diğer Türk kavimi de Kumanlardır(156). Hazarlar gibi birçok boyun karışmasından meydana gelen Kumanlar Peçenek ve Uz göçleri ile organik bir şekilde birbirlerine bağlı olarak 1050 den başlayarak 30 yıl kadar bir süre içinde Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayılmıştı. Bu bölgedeki Uz ve Peçeneklerin kalıntılarını da kendilerine katarak 1080lerde Tuna ve Karpatlar’a kadar ulaştılar. Bu kadar geniş bir sahada gruplar halinde faaliyet gösteren Kumanları İslam kaynakları Kıpçak olarak anar.

Kumanlar Rus kaynaklarında Polevets, Bizans kaynaklarının Kuman,Ermeni kaynaklarının Khartes,Alman kaynaklarının Falben olarak adlandırılıyordu. Çeşitli dillerde ki bu kelimeler saman beyazı,açık sarı, sarışın, sarı saçlı anlamındadır .Sarışın olma Kun+Sarı (Sarı-Uygur)+Kıpçakların birleşmesinden meydana gelen Kumanların bazı boylarının en önemli fiziksel özelliklerinden bir tanesidir.

Balkanlara inen ve Bizans’a saldıran Peçenekleri Bizans’ın daveti ile yenip dağıtan Kumanların bir grubu 1094 de Edirne’ye kadar bütün Balkanları istila etmiş ve daha sonra da Bizans la savaşmış ve Bizans’a yenilmişlerdi. Kuzeyde ise iki yüzyıl kadar yaşayabilen bir devlet kuran Kumanlar,1238-39 kışında Moğollara yenilmiş ve dağılmak zorunda kalmışlardı. Bu tarihlerde Balkanlara inen Kumanlar Bizans tarafından tımarlar ve askeri görevler verilerek Trakya’da,Makedonya’da ve Anadolu’da Menderes vadisinde iskan edilmişlerdi. Dağılan Kumanların bir kısmı Macaristan’a geçerken bir kısmı da ya Moğollara katılmış ya da Moğolların sürüklediği doğulu Kumanlar ve diğer Türk unsurlarına katılmıştı. Bir kısmı ise Kafkaslardan Gürcistan’a inmişti. Batıda Bizans,Macaristan, Bulgaristan,Romanya ve Rusya’nın hattında önemli roller oynayan Kumanlar doğuda da Gürcistan’ın altın çağını yaşamasını temin etmiş,Trabzon Krallığında ve Mısır’a kadar uzanan sahada etkinliklerini sürdürmüştü.

Bu kavimler ard arda ve batıya doğru olan göçlerinde Doğu Avrupa da ve Balkanlar da günümüze uzanan birçok milletin oluşmasına katkıda bulunurken,Bizans ile olan mücadelelerinde Bizans tarafından çeşitli oyunlarla birbirlerine kırdırılmış yenilenlerin bakiyeleri Balkanlar da ve Anadolu da çeşitli yerler iskan edilerek Hıristiyanlaştırılmış ve askeri hizmetlerde kullanılmıştır. Moğol tehdidinin başladığı yıllarda Eflak ve Buğdan da oturan Kumanlar arsında Katolikliği yayma çalışmaları başlamış ve 1227 de Kumanların hakanı Borç ve 15.000 Kuman Hıristiyan olmuştu(157).

Macar Kıralı IV.Laszlo(158) 1279 yılında aralarında Alpar,Uzun ve Tolun oymaklarının bulunduğu 7 Kuman oymağı ileri gelenleri ile Teteny de bir kurultay toplayarak göçmen Kumanların yerleşimlerinin kurala bağlanması hususunu görüşmüşlerdı. Bu kurultayda alınan kararlara göre Kumanlar Kumanlar Hıristiyan olmayı,göçebe hayatı bırakmayı,ev yapmayı ve Hıristiyan esirlerini serbest bırakmayı kabul ettiler. Bu anlaşmada Kumanların eski pagan inançlarına göre başlarını tıraş etmelerine müsaade edilmişti.(159)Bu tarihten sonra Kumanlar Macarlar la kaynaşmışlar ve Macar sayılmışlardır. Aynı yıllarda Romanya bölgesindeki Kumanlar arasında Ortodoks mezhebi yayılmakta, Katolikleşen Kumanlar Macarlaşırken Ortodokslaşan Kumanlar da Rumenleşmekte idi. Rasony Macaristan da Kumanların yerleştikleri sahalarda ki yer adları,eski arşiv belgelerindeki şahıs adları ve hatta bu gün kullanılan bazı soy adlarından onların aslında Kuman Türkü olduğunu tespit edilebileceğini yazıyor(160).Rasony’nin Macaristan için tespit ettiği bu gerçeği Gürcüstan ve Kuzey Doğu Anadolu için de söylemek ve bu coğrafyada da Macaristan da tespit edilenlerle aynı verileri tespit etmek mümkündür.


Diğer Türk unsurlar gibi Kumanların da Karadeniz’in kuzeyindeki sahalar ve Doğu Avrupa da olduğu gibi Kuzey Doğu Anadolu ve Trabzon bölgesinde de çok önemli etkileri olmuştur. Tarihi olayları incelediğimiz zaman Kumanların bu bölgeye girmelerinin Kafkasya ve Gürcistan üzerinden olduğunu görürüz. Gürcistan kralı David Ağmaşenebeli(1091?-1125) on ikinci asırda ülkesinin durumunu düzeltebilmek için birçok reformlar uygulamaktaydı. Kendi komutasında sürekli ve nizami bir ordu kurmak için Kuzey Kafkasya ya giderek orada Kuman/Kıpçak oymaklarıyla anlaşıp paralı askerlerden oluşan bir ordu kurdu.

Kumanlar daha önceki yıllarda da Gürcü ordusunda paralı asker olarak hizmet görmüşlerdi. Bu defa David 1096 1103 ve 1116 da ki savaşlarda Peçenek ve Uzların kalıntısı olan oymakların da yer aldığı Rus ordularına yenilen ve bir dağılma devrine giren Kumanların Hakanı Atrak’ın kızıyla evlenerek ilişkileri daha da sıkılaştırmıştı.1118 yılında Kumanlarla araları iyi olmadığı için Kafkas geçitlerinden Kumanlara yol vermeyen Alanları yola getirerek yaklaşık aralarında kayınpederi ve kayınbiraderleri bulunan 45.000 ailelik bir Kuman kitlesini bu geçitlerden geçirip Gürcistan’a getirdi(161). Onlarla Selçuklu Türkmenlerinden alınacak topraklardan verecek ve mülkler dağıtacaktı.

İki yıl sonra Kral David Kumanların seçkin kölelerinden (Kuman birliğine bağlı Peçenek ve Uz topluluklarından) oluşan ve görevi Kral sarayını korumak olan 5000 kişilik bir (Monaspa=Köle sipahiler adı verilen ) özel muhafız ordusundan(162) başka Kuman süvarilerinden oluşan 40.000 kişilik bir ordu kurmuştu. Bu ordu ile Şirvan,Arran ve Doğu Anadolu ya başarılı seferler yaparak 400 yıldır İslam hakimiyetinde olan Tiflis’i 1122 de ele geçirerek Gürcü Krallığının başkenti yaptı(163). Daha önce tabi olduğu Irak-Selçuklularına karşıkoymuşlardı.1123 de sayıları 50.000 e ulaşan bu ordu ile ülkesini Müslüman Oğuzların baskısından kurtaran David ülkesinin sınırlarını daha da genişletmişti Gürcü ordusunu oluşturan ve açılan bölgelere yerleşen Kumanlar Hıristiyanlığı benimsemişlerdi..1124 yazında Çoruh vadisine ve İspir bölgesine yerleşen Türkmenlere baskın vererek kovalayan Kumanlar buraları ele geçirdi ve Türkmenlerden boşalan topraklara yerleşmeye başladılar(164).

1118-1124 arasında Kuman Hanı Atrak’ın damadı olan ve Karadeniz’in kuzeyinde devletleri çökme noktasına gelmiş Kumanları ülkesinde getirterek 1124 yaz sonunda 60.000 atlıya ulaşmış Kumanlardan oluşan ordu ile ülkesinin sınırlarını 6 yılda birkaç misli büyüten David 25 Ocak 1125 de ölünce(165) yerine geçen Dimitri’nin yaptığı ilk iş yeni gelenlerle birlikte iskan sorunları halledilmediği için Kral David’e karşı birkaç defa isyana teşebbüs eden Kumanları Ardahan,Göle, Oltu, Tortum , Şavşat, Ardanuç, Yusufeli bölgelerine yerleştirerek(166) iskan sorunlarını halletmesi olmuştur.

Gerek David(1080-1125) zamanında gerekse Dimitri (1125-1156) zamanında Kumanlardan oluşan askerlerle zaferden zafere koşan ordunun Başkumandanlık makamı Kumanlara verilmiyordu. Bu durum inzivaya çekilen Dimitri den sonra altı ay kadar tahta kalabilen oğlu IV. David in yerine Kumanların desteği ile tahta geçen III.Giorgi (1157-1184) zamanına kadar sürdü(167).

1110 yılından bu yana Gürcistan Ordusunun Başkomutanlığı Orbelyanlı hanedanının elinde ocaklık şeklinde bulunuyordu. Bu durum 1177 ye kadar sürdü ve bu tarihte Gürcüstan Kralı Giorginin III. tahtı ele geçirmesine yardımcı olan(168) Kuman Kubasar Beğ ‘i(169) Başkomutanlığa atadı.. Geleneksel hakimiyetlerini kaybeden Orbelyan’ların mülkleri de Kumanlara verildi(170). III.Giorgi’den sonra tahta çıkmasına destek verdiği Kuman Prensesden doğma Kraliçe Thamar (1184-1214) baskılara dayanamayarak Kubasar Beyi görevinden aldı(171) ve daha önce kendisine bağışlanan topraklara el konulur. Saray oyunları ile Başkumandanlık görevi elinden alınan Kubasar Beg felç geçirdiği için ölünceye kadar Thamar tarafından himaye edildi. Fakat Kubasar’ın ahfadı saray oyunlarından ve muhtemel bir intikam hareketinden kurtulmak için ellerinden alınan topraklarından ayrılıp Doğu Karadeniz dağlarına sığındığı biliniyor. İkizdere’ye bağlı Cimil Merkez olmak üzere Pazar,Çamlıhemşin ,Rize’de ve Sürmene’nin Cimilit köyünde olarak yaşayan ve Osmanlı döneminde de Timar ve nüfuz sahibi Kumbasaroğullarının Kubasar’ın soyundan geldiği bilinmektedir.


Yayla kısmı Sürmene’ye Köy kısmı ise Gümüşhane/Yağmurdere ye bağlı ve ismi kurulduğu günden bu yana Buğalı/Boğalı olmasına rağmen değişik mahallelerindeki kiliselerden (şimdi bu mahalleler sadece metruk tarla yerlerinden ve bazı binalara ait temel kalıntısı taşlardan tespit edilebilmekte olup bu günkü Boğalı köyü o dönemdeki eski Buğalı köyünün sadece bir mahallesi durumundaydı.) )dolayı çevre dağ köylerindeki halk arasında “ 7 kiliseli Sultan Boğalı diye “ anılan Boğalı köyünün mahallelerinden birinin yaslandığı tepenin adı günümüzde de Kubasar Tepesi adını taşımaktadır. Ayrıca Osmanlı fethinden sonra bölgeye ait Tapu Tahrir Defterlerinde gerek Boğalı köyünün gerekse komşu Arpalı (bu gün metruk eski Arpalı) ile Bağçeçik köylerinin isimleri Türkçe olmasına rağmen Osmanlının ilk dönemine ait Tapu Tahrir Defterlerinde ba u Aslan(172) Gürcü Devlet geleneğinde o güne kadar duyulmamış Sarayın kapısında oluşturulacak bir konseyin saraya gelen tüm işleri görüşüp karara bağlamasını isteyerek kraliçenin tüm yetkilerine sınırlama önerisi getirmişti. Teklif edilen yeni kurum Türk devlet geleneğindeki danışma meclisinin (Kengeş) bir benzeriydi. Saraydaki Kutlu Aslanın karşıtı soylular Kraliçeyi etkileyerek Kutlu Aslan’ı tutuklattı(173). Fakat Kutlu Aslanın taraftarları ayaklanarak Kutlu Aslanı serbest bıraktırdılar ve Kutlu Aslanın önerileri yumuşatılarak bir “ Danışma Kurulu” oluşturuldu.
Kraliçe Thamar zamanında Gürcistan’a ikinci bir Kuman dalgası daha göç etmiş ve yerleşmişti. Son dönemlerde yazılmış Gürcü tarihleri bu olayı “Thamar döneminin son yıllarında Gürcistan’a birçok yabancı insanlar gelip yerleşti.” diye belirtirse de(174) eski Gürcü Tarihlerinde yeni gelen Kumanlarla eski gelmiş Kumanları birbirinden ayırmak için”Eski Kıpçak” “Yeni Kıpçak” terimleri kullanılmıştır. Yeni Kıpçaklar diye işaret edilen ikinci büyük göç Kuman başbuğunun kardeşi Sevinç’in idaresinde yapılmıştır.

Kraliçe Thamar İstanbul’da bir ihtilalle devrilmiş Komnenos hanedanının varisleri ve yeğenleri olan çocuk yaştaki David ve Aleksius’u zindandan kaçırmış ve Gürcistan’a getirmişti(175). Bu olaydan 17 yıl sonra Latinlerin Bizans’ı işgali üzerine onları yeni gelen Kumanlardan oluşturduğu bir ordu ile İstanbul’u ve Bizans Tahtını ele geçirmek üzere yola çıkartır.

Karadeniz sahillerini takip ederek ilerleyen Aleksius ve David Kommenos adlı iki kardeşin ordusu önce Trabzon’u ele geçirir. Daha sonra Samsun ve Sinop’u ele geçiren Komnenos kardeşlerden David yoluna devam ederek Karadeniz Ereğli’sine ulaşır. David bu bölgede bir taraftan Latinlerin işgal ettiği Bizans’tan kaçarak İznik de devlet kuran ve Bizans’a varis olma iddiasındaki Laskarisler ile diğer yandan da İstanbul’da ki Latinlerle mücadeleye devam ederken büyük kardeş Aleksius Trabzon’u başkent edinerek başlangıçta Sinop’tan Rize’nin doğusuna kadar olan Karadeniz sahillerindeki topraklara hakim olarak devletini kurar. Trabzon Krallığının kurulmasında hizmet eden ve yönetimde önemli görevler alan Kuman asıllı Türklerin birçoğu bundan sonra aileleri ile birlikte Trabzon’un civarında askeri bakımdan önemli yerlere yerleşmiş ve Hıristiyanlaşmışlardı.


Aleksius Komnenos’un 1214 de Sinop önlerinde esir edilip Sinop’un Selçuklular tarafından ele geçirilmesinden(176) sonra yapılan bir anlaşma ile Selçuklu vasalı haline gelen Trabzon Rum Krallığının sınırları da Samsun bölgesine kadar gerilemişti. Bafra bölgesindeki Kumanos ve civar köyler Komnenos’un ordusundaki Kumanlar tarafından kurulmuştur.1923 yılına kadar Ortodoks Hıristiyan olan Kumanoslular mübadele ile Yunanistan’a gönderildikleri zaman tek kelime Yunanca bilmedikleri için Yunanistan da çok sıkıntı çektiler. Ancak 1-2 nesil sonra Yunanca öğrenebilen Bafralılar Yunanistan da hala daha Yunanlılardan ayrı görülür.

Gürcistan yolu ile Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’e yerleşen ve Gürcü Krallığının altın çağını yaşamasında önemi roller oynayan Kumanların Trabzon Krallığının kuruluşunu temin eden ordudan görev almanın yanı sıra Krallık içinde yaşanan siyası olaylarda etkileri daha sonra da devam etmiştir. Bu rol özellikle Trabzon sarayında daha sonra Bizans’ın Trabzon Krallığı üzerinde etkili olma çabaları esnasında da ortaya çıkan Yerli Partisi ve Bizans Partisi çekişmelerinde de görülür.

Yukarıda Kumanlarla ilgili verdiğimiz tarihi bilgilerin Trabzon bölgesinde yansıması hiç şüphesiz bunlardan ibaret değildir. Trabzon bölgesine yerleşen Kuman çoğunluklu Türk grupları Hıristiyan inancını kabul etmelerine rağmen henüz Türk kimliklerinden tamamen kopmamışlardı. Bu durumun en azından Trabzon Rum Krallığı döneminde de devam ettiğini Trabzon Krallığına ait belgelerde yer alan kayıtlardan ve Osmanlı fethini müteakip bölgede yapılan tahririlere ait defterlerinden öğreniyoruz.

15 ve 16. Asırda Trabzon bölgesinde yapılan Osmanlı Tahrirlerinin kayıtlı olduğu defterlerden Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahrir 52 numarada ki 1515/16 tarihli Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defterinde yer alan kayıtlarda Sürmene nahiyesine bağlı Zavli köyünde ki 55 hane Hıristiyan dan 9 hanenin Hıristiyan ismi taşımasına rağmen Kuman olduğu belirtilmiştir(177). Defterin diğer sayfalarında Türkçe şahıs adı ve Hoşoğlan, Timurci ,Şişman gibi aile adı taşıyan Hıristiyanlara ait başka kayıtlar da mevcuttur.



Trabzon Krallığına ait kaynaklarda yer alan isimler üzerine çalışmalar yapan Rus bilim adamı Şukurov Trabzon civarındaki kilise defterlerinde Türkçe isimler taşıyan Hıristiyanlara ait kayıtlar tespit ettikten başka Trabzon sarayı tarihçisi Panaretos’un kroniğinde Komnenos hanedanına bağlı bazı kimselerin Türk orijinli (Akbuğa, Anakutlu, Acakutlu gibi) lakapları bulunduğuna işaret ederek özellikle Trabzon sarayının tarihçisi olan Panaretos’un bu isimlerin doğru transkripsiyonunu vermiş olmasına dikkati çeker. Bundan hareket ederek de Trabzon halkının Moğol - Türk isimlerini duymaya alışmış olduğunu belirtir(178).

Aynı şekilde Doğu Karadeniz bölgesindeki Bizans dönemine ait eserler hakkında bir çok önemli çalışma yapmış bulunan Bryer de Vazelon Manastırının kayıtlarına çok sayıda Türkçe isim , aile ismi veya lakap taşıyan Hıristiyanların varlığını belirterek , 1432 tarihinde Faroz’un paroikos’u (a paroikos of the Pharos) olan Mahmut ve Sürmene Tımarının sahibi/mutasarrıfı ( a smallholder of Sourmania) Arslan Beğ’in, bu isimlerle buraya dışarıdan göçmen olarak mı geldikleri yoksa burada mı doğdukları konusunda tereddüt olabileceğini fakat Maçka bölgesinde rastlanan Türkçe isimler ve özellikle Hıristiyan evebeynler tarafından çocuklara verilen Türkçe isimler için böyle bir tereddütün söz konusu olamayacağını söylüyor(179).

Trabzon kaynaklarında şahıs ya da aile isimlerinden başka Türkçe kelime ve terimlere de rastlanır. Trabzon Rum Krallığı kaynaklarında bu günkü Meydan semtinin adı Maydan,Kalenin adı da Burç şeklinde geçerken. Kyra ya da Despina yerine Khatun kelimesi kullanıldı. Trabzon’a komşu olan Türkmenlerle ilgili İslam kaynaklarında da bu terimler hem Türk hem de Rumca Kyra Khatun,Despine Khatun şekillerinde olduğu gibi birlikte kullanıldı.

Krallığın saray muhafızları tamamen Türklerden oluşuyordu ve saray muhafızı paralı Türk askerlerinin komutanının unvanı bile Türkçe idi. Trabzon sarayının tarihçisi Panaretos bu ünvanı Türkçe şekli ile Amirjandar/Amircandar (Jandarmaların amiri anlamında olmalı) olarak kaydeder(180). Süvari kuvvetlerinin komutanı ve Trabzon’un güçlü zadeganlarından biri ise Kamachenos/Kamacı adını taşımakta ve Kuman asıllıydı(181).Trabzon Rum Kaynaklarında Aleksius II.döneminde etkili olan bir başka isim daha geçer.Bu George Torkopoulos’dur.Bu şahıs Hıristiyan olduğu için Georg(Yorgo) ismini almış ve taşıdığı Torkopulos aile isminden anlaşılacağı gibi bir Türk idi.Bu tür örnekleri Trabzon Krallığındaki Vazelon Manastırına ait 13 ve 14. Yüzyıla ait belgelerden okunarak çözülebilmiş isimlerle çoğaltabiliriz.Bu belgelerde Tourkotheodoros ve Tourkotherianos gibi Türkçe menşeili eklerle Yunancalaştırılmış aile isimleri ,Gozalp,Konuk/Kınık ,Kalkan ,Kubizci/Kopuzci, gibi Türk ,Mogultas,Zaganes.Camuka gibi Moğol orijinli şahıs isimleri karşımıza çıkar.

Sadece Trabzon içindeki hakimiyetlerini değil Bizans’a karşı bağımsızlıklarını da daima Kuman/Kıpçaklara dayanarak ayakta tutan Trabzon Krallarından II.Aleksius (1297-1330) 15 yaşında Trabzon tahtına çıkmak için Bizans’tan Trabzon’a gönderildikten sonra ,annesi Eudocia’nın Bizanslı bir prenses olmasına ve Bizanslı bir kızla nişanlandırılmış olmasına rağmen Kars, Ardahan Ardanuç,Şavşat,Oltu,Tortum ve İspir bölgelerinin Beyi olan Kıpçaklı Atabek Büyük Beka/Böke’nın kızı ile evlenmiş ve Beka’dan aldığı destekle Trabzon’u Bizans’ın etki alanı dışına çıkartmıştı. Bu evlilikle Furtuna Deresi ile Çoruh nehri arsındaki bölgede hakimiyet sağlayan ve denize ulaşan Büyük Beka da İlhanlılara vergi öder ve asker olarak ordularının seferlerine katılırdı.Kıpçak/Kumanların bu dönem Trabzon sarayında olan etkisi Panaretos tarihinde de görülür.Panaretos Trabzon II. Aleksius ‘un iki oğlu ve bir kızının Rumca ve Türkçe adlarını Kir Mihal = ho Azaqhuotlu/ Acakutlu , Kir Giorgius= ho Akhpouga’s/Akbuğa ve Kira Anna Anakhoutlu/Anakutlu olarak birlikte kaydettikten sonra metnin devamında onlardan daima Türkçe adları ile bahseder(182).

1332 de başlayan iç savaş çekişmelerinin bir uzantısı olarak 1341 de Akkoyunlu Türklerinin Trabzon’u kuşatıp ateşe verdikleri sırada bir manastırda inzivaya çekilmiş olan prenses Anna Anakutlu’nun şehirden gizlice ayrılıp,Iberya taraflarına giderek on gün sonra temin ettiği askerlerle ülkesine döndüğünü, Basil (1332-1342) nin ölümünden sonra Trabzon tahtına geçen karısı ve Bizans İmparatoru Andronikos III. Palaiologos’nın kızı Irene’yi tahtan indirerek yerine oturduğunu(183) Trabzon Rum Krallığına ait kaynaklar belirtir. Akrabalarından alıp getirdiği askerlere dayanarak Trabzon’da tekrar yerli partisinin hakimiyetin sağlayarak tahta oturan(1341-1342) Aleksius II.nin kızı prenses Anna.Anakutlu tehdit altındaki Trabzon’u on gün gibi kısa bir sürede dedesi (1308 de ölmüş olan ) Bekanın(184) Rizenin doğusunda denize kadar ulaşan topraklarına gitmiş ve dayılarından aldığı askeri destekle Trabzon’a dönerek hakimiyeti sağlamıştı.




Trabzon Krallığının kuruluşunda olduğu gibi toplumsal ve siyasi yaşantısının her yerinde etkili olmuş olan Kumanlara ait izlere bölgede yaygın şekilde yer adları olarak da rastlıyoruz. Aşağı Kumanit (şimdi Aşağıçavuşlu/Sürmene) , Yukarı Kumanit (şimdi Yukarıçavuşlu/Sürmene) , Kumanit (şimdi Kumludere/Of) , Kumanondoz Mahallesi/Yaylası (Tonya Kalınçam köyü güney doğusunda) ,Komana Deresi,(Vakfıkebir’in doğusunda) , Komandere Vamenli (şimdi Ortaköy/Vakfıkebir) , Komandere Raşi (şimdi Rıdvanlı/Vakfıkebir) , Komandere Kadahor (şimdi Akköy/Vakfıkebir) , Komandere Habel (şimdi Açıkalan/Vakfıkebir) , Kumanovacık Yaylası(Espiye) , Kumanyurdu Yaylası(Tirebolu) , Koman Deresi/Alucra , Koman Tepesi ve Koman Köyü bunlardan bizim tespit edebildiklerimiz.

Bir de Kuman boylarının isimlerini taşıyan yer adları vardır. Bunlardan en belli başlı olanı Curtan/Cordan/Jortan/Yortan boyundan isim alan yerleşmelerdir. Arhavi de ki Curtan/Cordan köyü,Cordan Yaylaları ve Cordan Deresi , Çaykara ya bağlı Dağönü(Hanlut) köyünün Cordanlı Mahallesi , Gezge (bu gün Gümüşhane/ Yağmurdere Bucağına bağlı Güngören ) köyünün arazisi içinde yer alan ve şimdi mera olarak kullanılan küçük bir vadi Cordan tarlaları adını taşır. Buraya bitişik olan Boğalı köyü ve bu köydeki Kubasar Tepesinden daha önce bahsetmiştik.Tapu Tahrir Defterlerinde Yusufeli-Demirkent (Erkinis) Nahiyesinde Osmanlı fethi öncesi Cortan/Yortan Beğ’e ait mülklerden bahsedilmekte ve bunların Timar sahiplerine gelir olarak verildiği kaydedilmektedir.

Kuman boy ve oymak isimlerine sadece Doğu Karadeniz bölgesinde değil Kumanların yayıldığı diğer coğrafyalarda da rastlanır. Bununla ilgili en ilginç örneği sanırım önemli Kuman oymaklarından olan Curtan/Cortan/Jortan /Yortan boyu(185) ile ilgili verebiliriz. Fakat diğer Kuman boyları gibi Cordanlar da yaşadıkları ülkelerde başka milletlerin arasına karışmış boy adlarını aile adı olarak günümüze kadar taşırken içine karıştıkları toplumların dilini ve dinini benimseyerek aralarında eriyip gitmiştir.

Cordanlar bu gün Gürcistan da Gürcü olarak bilinirler. Bu aile adını taşıyan birçok kişi gerek Krallık döneminde gerekse Cumhuriyet döneminde Gürcistan yönetiminin üst sıralarında görev almıştır. Bu gün de Gürcistan yönetiminde bu adı taşıyan bakan ya da üst seviyede yöneticiler mevcuttur. Cordanlara Acaristan da da rastlayabiliriz ve onlar kendilerini Acara olarak bilirler ve Acara olduklarından kimsenin şüphesi yoktur. Biraz daha batıya gelirsek Arhavi bölgesinde Cordanlar karşımıza Laz olarak çıkarlar. Lazca konuşurlar ve Lazların Tarihi adlı kitapta adları Lazların birkaç asil ailesinden biri olarak sıralanmıştır. Daha batıda Of da ki ve Araklı Yılldızlı köylerindeki Cordanlar bu gün Türklüklerinden hiç şüphe duymazlar. Sürmene de Cordanoğullarının yaşadığını gösteren birkaç küçük yer ismi var. Ama bu konuda en önemli bulgu Sürmene’nin Gölonsairum (şimdi Soğuksu Mahallesi) köyünden 1923 muhaceretinde Yunanistan’a göçen ailelerden bazılarını Cordanoğlu adını taşımasıdır. Bu ailelerin mensupları şimdi Yunanistan da yaşıyor ve atalarının Yunanistan dan gelip Doğu Karadeniz Bölgesinde koloniler kuran Antik Yunan ırkından geldiklerine samimiyetle inandırılmışlar. Cordanlarla ilgili bir diğer haberi de Macar alimi Rasony’den alıyoruz. O Cordanların 1239-1241 göç ederek Macaristan da yaşadığını(186) ve kendilerini Macar saydıklarını kaydetmiş. Bu tespitler bize sadece Kumanlarla ilgili bir yayılışın değil aynı zamanda dillerini ve kimliklerini kaybedişlerinin de bir özetini vermektedir

Cordanoğlu’ndan başka bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bölgede en yaygın ve kalabalık olarak yerleşmiş boy ve oymaklardan bazıları Konguroğlu(187) , Şişmanoğlu(188) , Uzunoğlu(189) , Temurci/Demircioğlu , Durut/Türütoğlu(190) , Saral/Saralioğlu’dur(191). Bunlardan Kuman oymağı olan Kongur ya da Konguroğulları ismini taşıyan ailelere Trabzon’un doğusunda denize dökülen Değirmenderesi vadisinde de rastlıyoruz. Adını Türk kavimlerinde çok sevilen bir at rengi olan Doru,Kızılkahverengi den alan Kongur adlı Kuman oymağına ve bu oymağın adını taşıyan ailelere Macaristan’da da rastlıyoruz. Rasony Kumanlara ait bilgileri verirken Macaristan Kartsag da Kongur adını taşıyan ailelerin de yaşadığını belirtir(192).

Bölgede yaygın olarak bulunan bir başka Kuman oymağı da Sarallardır. Diğer Kuman boyları gibi Sarallar da bölgede Artvin Rize ve Trabzon illerinde yaygın olarak yerleşmişlerdir. Bu gün Of ilçe merkezi ile Solaklı deresi vadisinde ve Sürmene da bu adı taşıyan birçok aile yaşamaktadır. Bu ailelerden bazıları dedelerinin Sarı Ali adlı birisi olduğu için Saral adını aldıklarını zannederek Cumhuriyetten sonra soyadı olarak Sarılalioğlu soy adını almışlardır. Oysa kelimenin aslı Sarı + el / il dir. Saralların genelde sarışın oldukları bir gerçek ama bu ailede bir kaç kuşak öncesinde Sarı Ali lakaplı birisi yaşamış olsa da ailenin adının buradan gelmediği muhakkaktır. Tıpkı bir Akkoyunlu boyu olan Çakırlı boyunun adını taşıyanların bir kaç kuşak önce yaşamış Çakıroğlu Çakırağa ismini taşıyan kişinin oğulları olmadığı gibi Sarallar da bir kaç kuşak önce yaşamış Sarı Ali’nin oğulları değil Saral boyuna mensup kişilerdi. Aynı şeyleri bir diğer Akkoyunlu boyu olan Ustali/Ustacalu lar içinde söyleyebiliriz. Onlar da bugün bazılarının zan ettikleri gibi Usta Ali’nin soyundan gelenler değildir. Ustali(Anadolu da Ustacalı) adlı bir boyun mensubudurlar. İran’da .Doğu Anadolu bölgesinde ve Doğu Karadeniz’in Rize Trabzon ve Giresun illerinde yaygın olarak yaşadıklarını bildiğimiz bu boyların mensuplarını bir kişinin torunları olarak düşünmek çok yanlıştır. Bu boyların bu gün çok geniş bir coğrafyaya yayılışı tarihi bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bizim tespitlerimize göre Ardeşen/Işıklı Ortaalan köyü halkının tamamı Saral’dır ve Saral olduklarını bilirler. Artvin Zeytinlik Bucağı Yukarı Maden (Yukarı Hod) köyünün güney doğusunda de Saralet mezrası Manisa Gördes de Sarallar köyü vardır.

Şişmanoğlu’na yakılan türküler ile Karadenizin dışında da ismi bilinen Şişmanoğulları Rize’den Samsun’a kadar bir sahada yayılmışlardır. Demircioğlu,Uzunoğlu,Durut/Türütoğulları da aynı bölgede yayılan Kuman oymaklarıdır..

Artvin Zeytinlik Bucağına bağlı köylerde Terteroğlu aile adı vardır. Aile bu adı tıpkı Kuman Çarı I. Georg Terter (1281-1292) ve II.Georg Terter 1321-1323) gibi isimlerini Terter-aba (Rus kaynaklarında Terterobicsi) adlı Kuman boyundan(193) almıştır. Bölgede Kuman boylarından ismini alan bir yerleşim yeri de Borçka ‘dır. Borçka ismini bir Kuman boyu olan Borçoğlu (Macar kaynaklarında Borçsol ,Rus kaynaklarında Burceviçi) den almaktadır(194).1227 de Macaristan/Kumanya’da 15.000 Kuman’ın hükümdarları Borç ile birlikte vaftiz olduğunu biliyoruz(195). Lazika isminde olduğu gibi Borçka da ki “- ka” eki de Türkçe de ki “-cik” eki gibi küçüklük ifade eder.

Dağıstan ,Yukarı-Kür Çıldır ve Çoruk boylarında adına rastlanan Kuman oymaklarından biride Kumar ya da Komar oymağıdır(196). Bölgemizde bulunan Komarit (Komarlar anlamında ,şimdi Barış köyü/Of) , Komara (şimdi Yalıncak köyü/Trabzon) köy isimleri bu oymağın bir kolunun da Trabzon bölgesinde yerleşmiş olduğunu göstermektedir.

Bölgeye Kumanlar’dan yadigar kalan bir isim de Kemençe’dir. Kemençe Kumanlar da şahıs ismi olarak ta kullanılmıştır(197).1290 da Macar Kıralı IV.Laszlo’yu öldüren Kumanlardan birinin adı Kemenche idi. Kemençe ismini Kumanların yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür. Kırım yarımadasında Kemençe,Küçük Kemençe,Murzatar Kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. Gagauzlarda Kemençe kelimesinin anlamı Keman olup Kemençe çalıp oynanan oyunun adı da Horondur.Ayrıca Gagauzlardan derlenmiş dil ve masal,bilmece vb gibi halk edebiyatına ait malzemelerin bir değerlendirmesi yapıldığı zaman Trabzon bölgesi ile çok büyük bir benzerlik olduğu görülür.Aynı şeyi Kumanlardan kalmış dil ve halk edebiyatı malzemesi için de söyleyebiliriz.

Kuman boylarının taşıdığı isimlerden başka Kumanların kullandığı şahıs adları da hem yer , hem de bölgede yaygın olarak kullanılan kök aile ismi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sürmenenin Yağmurlu/Cimilit köyünde bir mahallenin adı da Kumbasar Mahallesidir. Bu mahallenin sakinleri 2-3 asır önce İkizdere ilçesine bağlı Cimil köyünden gelmişlerdir. Ayrıca Maçka’daki İlaksa/İlaka (şimdi Mataracı) , Akçaabat da ki Cagera(şimdi Ağaçlı) , Araklı da ki Koloşa /Kologsa (şimdi Taşgeçit) , Of’da ki Balek(şimdi Kıyıcık),Balaban ,Trabzon da ki Kanlika (şimdi Bastaş),Yomra da ki Timurculu köylerinin isimleri de Kuman menşelidir.



Of’un Gürpınar köyündeki Kumandaşlar da bölgede Kuman yerleşmesine işaret eden bir aile adıdır. Buna ilave olarak Rasnonyi’nin Macaristan da ki Kumanlarla ilgili bilgilerden derlediği Kuman Özel Adları adlı sözlüğünde yer alan Kuman menşeli isimlerden bölgemizde de yer yada aile adı olarak rastlanan bazılarını da Ayaz/Ayazoğlu , Balaban/Balabanoğlu , Balta/Baltaoğlu , Barkan , Buğa/Boğalıoğlu , Çakan , Çora , Kaba/Kabaoğlu , Kaban/Gabanlar , Kaçmaz , Kara , Karaca , Karduman , Kepenek , Koç , Koçali/Koçalioğlu , Koçkar , Kolbas , Külünkoğlu , Tepret/Tepretoğlu , Tolun , Toruntay , Ulaş ,Yula olarak sıralayabiliriz.

Trabzon Krallığı toprakları üzerinde İlhanlılara bağlı bazı gruplarda iskan etmiştir. Trabzon’a ait Tapu Tahrir Defterlerinde Rize’nin doğusuna düşen bölgede Moğol boylarından Babik/Babuk Boyuna ait isim taşıyan Hıristiyan aileler kayıtlıdır. Bu kayıtlardan başka Yorgi Babik adlı birisinin bölge halkından “Eskiden beri benim raiyyetim olarak bana vergi verirdiniz “ diyerek Osmanlı döneminde de vergi toplamaya teşebbüs ettiği kayıtlıdır(198).Defterlerde Yorgi Babik Trabzon Rum Krallığı döneminde Rize’nin doğusunda bir bölgenin hakimi olmasının yanı sıra bölgede Babik adını taşıyan çok sayıda ailenin yerleşmiştir . Bu aileler bu bölgeye İlhanlılara tabi Kıpçaklı Atabek Hıristiyan dinindeki Büyük Beka’nın Trabzon’a kızını verdikten(199) sonra Rize bölgesindeki hakimiyeti döneminde belki de İlhanlıların Anadolu Valisi Babukoğlu’nun isyanından sonra bölgeye yerleşmiş olabilirler. Çünkü Babukoğulları 14.yy da Anadolu’nun tanınmış Moğol boylarından biri idi. Babuk 1363-64 de Eretna oğlu Muhammed Beğ’e karşı elde ettiği başarılardan sonra Kayseri de bağımsızlığını ilan etmiş fakat iki yıl sonra buyruğundaki Moğolların kendisine yüz çevirmesinden sora Sivas önlerinde bozguna uğramıştı(200).

Bakiyeleri Niğde civarında ve Karamanoğlu’nun hizmetinde görülen Babuk oğullarının Rize bölgesine yerleşen bölüğünün Büyük Beka’nın Rize bölgesine hakimiyetinden sonra yerleşmiş olması bize daha mantıklı görülmektedir. Çünkü bu bölgeye yakın Rize’nin Derepazarı ilçesinde bir Caklı (şimdi Çukurlu ) ve Çamlıhemşin İlçesinde Livikçakıslı (Güroluk) köyleri vardır .Bilindiği gibi Gürcü Kraliçesi Thamar’a hizmet eden dedeleri Posof’ta Cak /Çak kalesinde oturdukları için Büyük Beka ve yerine geçerek Atabekliği yöneten varisleri Gürcü kaynaklarında Çaklı olarak anılmıştır(201). Bölgenin Osmanlılar tarafından fethinden sonra Osmanlı yönetimince de görev verilen bu sülale Müslüman olmuştur. Bu gün bölgede Cak ya da Caklı soyadını taşıyan aileler de Ortodoks Kıpçak Atabeği Caklı Büyük Bekanın soyundandır.

Faruk Sümer Anadolu’da Moğollar adlı çalışmasında yaptığı bir değerlendirmede:” 14.yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da yaşayan Moğollar menfaatlerini kuvvetli bir hükümdarın hizmetine girmekte görüyorlardı. Onları hükümdarlara bağlayan herhangi bir manevi değer yoktu. Epeyce kalabalık nüfuslu ve çetin savaşçılar oldukları halde Eretna müstesna olmak üzere hiçbiri küçük bir beylik olsun kuramamıştır. Bu bakımdan Türkmenler onlardan ne kadar farklı idiler. Türkmenler de doyumluktan (ganimet) çok hoşlanmakla beraber,fırsat bulur bulmaz,bir bölge veya yörede bir devlet kurup,sonra yerleşik hayata geçiyorlardı” diye yazıyor(202). Önemli bir bölümü Timur’un Anadolu seferinde Anadolu’dan alıp götürdüğü Moğol (Kara Tatar) bakiyelerinden Babuklar’ın Doğu Karadeniz bölgesinde ki izlerine bu gün Çayeli- Kaptanpaşa’nın güney batısına düşen dağların adı ( Babik Dağları) ve iki köy ismi ( Babik/ Çukurluhoca ve Babik /Tophane köyleri ) olarak da rastlıyoruz.

Trabzon’un hemen güneyindeki tepelerde yer alan Karluk ismini taşıyan köylerin varlığından hareketle bölgede Karluk Türklerinin yerleştiğini belirtmiştik. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Karluklar 1227 yılında Cengiz Han’ın halefi Ögedey Han’ın Curmağun Noyan komutasında Ön Asya’ya gönderdiği bir ordu ile gelmişti. Teme çerisi denilen ve açılan yerlere yerleşmek üzere aileleri ile birlikte gönderilen bu ordunun dört Tümenden birinin Uygur,Karluk,Türkmen ve Küçeliler adlı Türk kavimleri ile Kaşgar bölgesinin Türkmenlerinden oluşuyordu(203). Trabzon bölgesine yerleşen Karluklar’ın bu bölükten olması kuvvetle muhtemeldir.Burada adı geçeş Küçe ismine bölgede Giresun’a bağlı Güce ilçesi,Bulancak da Küçedere,Yavuzkemal de Gücese (şimdi Pınarlar köyü) ve Kızıltaş köyüne bağlı Güci mahallesi şeklinde yer ismi olarak rastlıyoruz.

Bu bilgileri değerlendirerek Trabzon bölgesine Trabzon Rum Krallığı döneminde gelen Kumanlardan başka İlhanlılar ve Trabzon Krallığı hudutlarında yaşayan Oğuz/Türkmenlerden de göçmenlerin gelip yerleştiğini söyleyebiliriz. Zaten Trabzon Krallığı tarihini incelediğimiz zaman Trabzonlu prenseslerin 11 tanesinin çevredeki Müslüman Türkmen Beyleri ile evlendiğini görürüz(204). Bunların sadece 4 ü Bayburt’un Sinor köyü merkez olmak üzere Aydıntepe/Hart’ın kuzeyindeki Kemer dağındaki Akkoyunlu köyü ve yaylasına kadar olan bölgeye yayılmış iken Doğu Anadolu da büyük bir imparatorluk kuran Akkoyunlu Türkmenlerin beyleri iledir.

Akkoyunluların Trabzon ile olan ilişkilerini(205) ve Trabzon bölgesinin etnik yapısına olan etkilerini iki döneme ayırmak zorundayız. İlk dönemdeki etkileri Bayburt bölgesinde yaşayan ve Trabzon’un güneyindeki dağlarda yaylayan ve daha sonra Tüm Doğu Anadolu ile İran’ın ve Azarbaycan’ın bir bölümünü kapsayan bir imparatorluk kuran Akkoyunlu beylerinin ve İmparatorluğunun Trabzon Krallığı olan ilişkilerin ile şekillenmiştir. İkinci dönem de olan etkileri ise Akkoyunlu devletinin Safeviler tarafından ortadan kaldırılmasından sonra olan etkileridir ki bu dönemde Akkoyunlu bakiyeleri Yavuz Sultan Selim tarafından Trabzon Sancağı topraklarına yerleştirilmiş ve günümüzde bölgede yaşayan Türk-İslam toplumunun en önemli unsurunu oluşturmuşlardır.

Akkoyunlu Beyleri ile Trabzon Krallığı arasında birkaç nesil devam eden ilişkiler yaygın inanışın aksine Trabzonlu bir prenses olan Thedora (Despina Khatun) ile 1458 de evlenmiş olan Akkoyunlu Padişahı Uzunhasan’ın Trabzon Krallığının koruyucusu olarak Fatih’in karşısına çıkması fakat buna muvaffak olamayarak Fatih’in Trabzon’u alması ile sonuçlanmamış, Uzun Hasan’ın Fetihten sonra Trabzon tahtına tekrar bir Komnenos Prensi geçirmek için Trabzon bölgesinde tertiplemeye çalıştığı fakat Fatih tarafından izlenerek bastırılan isyan ve bu olayla ilgileri tespit edildiği için fetihten sonra önce İstanbul’a oradan da Serez Sancağına gönderilmiş Komnenos ailesinin erkek varislerinin önce hapsi sonra da idamı ile noktalanmıştır.

Uzun Hasan - Thedora Komnen ile evliliğinde çeyiz olarak bu gün Sürmene ilçesine bağlı Aşağı Çavuşlu köyünün sahil kesimindeki alanlar verilmiş olup fetih sonrasına ait Tapu Tahrir defterlerinde yer alan kayıtlara göre bu yerde Pazar kurulmakta idi(206).

Trabzon Krallığı içindeki Türk unsurlarını incelemeye devam ettiğimiz zaman karşımıza çok enteresan bir isim daha çıkar. Bu da Trabzon Rum Krallığının son başbakanı ( Grand Mezason) olan Altemur’dur(207). Trabzon’a ait Tapu Tahrir Defterlerindeki kayıtlardan Maçka bölgesinde toprakları bulunduğunu ve “.. Altemur nam kafir ki Teküri ile birlikte gitmiştir “ ifadesinden Fetihten sonra Kral Davidle birlikte İstanbul’a gönderildiğini öğrendiğimiz Altemur’un bir Türkmen beyinin Trabzonlu prensesten doğmuş ve Hıristiyan olmuş oğlu olduğu iddia edilir. Altemur’un Hıristiyan bir Türk olduğu tartışmasızdır. Fakat buradaki din değiştirme haberini tıpkı Trabzon Kralı IV.John’un evlendiği Müslüman Türk Hatun’u ikna ederek yavaş yavaş kendi dinine döndürdüğü şeklindeki haber gibi ihtiyatla karşılamak gerekir. Zira Ortaçağ Ortodoks inancında Müslümanlarla evlilik pek hoş bir şey değildi .Müslüman inancına sahip bir kimsenin dinini terk ederek Ortodoks Hıristiyan inancına dönmesi ise Rumları çokça memnun eden bir durumdu.

Aynı dönemde Müslüman Türk Beylerle evlenmiş Trabzonlu Prenseslerin din konusunda hiç bir zorlama ile karşılaşmadıklarını , çoğu zaman dini inançlarını muhafaza ettiklerini görürüz. En son Uzun Hasan’ın karısı Thedora Kommen’ın (Despina Khatun) dinini muhafaza ettiğini Diyarbakır sarayında Trabzon’dan getirdiği Papazların da bulunduğu bir kilisede ibadetini sürdürdüğü,iki kızının Rumca konuştuğu görürüz(208). Bazı çevrelerce bu gün yadırganabilecek olan bu durum Eski ve Ortaçağda ki Türk geleneklerine uygundu. Ayrıca büyük Türk kağanlarının saraylarında her dinden insanın bulunduğu bunların birbirleri ile serbestçe tartışmalar yaptıkları meclislere bazen kağanlarında katıldığı, yönetici ailenin fertlerinin dini inançlarını seçmede serbest olduğu tarihçiler tarafından bilinen bir durumdur.